Gayda İstanbul Günlüğü

Günlük, üzerine tarih düşülmüş notlardan ibaret değildir, ayrıca tarihe düşülmüş notlardır.

FRANSA’DA IRKÇILIĞI PROTESTO…

Tarih: 26 Ağustos 2010

Yer: İstaklal Caddesi-Fransız Konsolosluğu önü

Saat:11.00

 

Fransa’da Romanlar sınırdışı ediliyor… Sarkozy hükümeti, sınırdışı ile de yetinmeyip  Romanları vatandaşlıktan çıkarmaya çalışıyor. Her AB vatandaşına tanınan serbest dolaşım haklarını ellerinden alarak AB ilkelerini yok sayıyor…

 

Macaristan’da Romanların evleri kundaklanıyor…

 

Geçtiğimiz yıllardaRomanların parmak izlerini alma uygulaması başlatan ve “silahlı temizlik” örgütleri kurulan İtalya, 6 Eylül’de Romanları sınırdışı etmeye hazırlanıyor…

 

Avrupa Birliği ülkelerinde ırkçılık kol geziyor…

 

Başta Fransa’da Romanlara, göçmenlere  ve evsizlere karşı başlatılan sınırdışı etme kampanyasını protesto etmek için,

 

Avrupa’da yükselen ırkçılık rüzgarına karşı durmak için,

 

Sınırdışı edilen Romanlara “yanınızdayız’’ demek için ve

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi protesto etmek için 26 Ağustos Perşembe günü (yarın) saat 11.00 ‘de Fransız Konsolosluğu önünde  buluşuyoruz.

 

Sıfır Ayrımcılık Derneği

İstanbul Roman Dernekleri Federasyonu

Sulukule Platformu

Türkiye Gezginler Kulübü Derneği

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Selendi’yi Nasıl Bilirdiniz?..

2010 yılına, hayırlı (!) haberlerle başladık hamdü senalar olsun! Manisa Selendi’den gelen haberler, umutla girdiğimiz 2010 yılının pek de umduğumuz gibi geçmeyeceği sinyallerini verdi hepimize. Fena mı, daha düne kadar birçoğumuzun haritada nerede olduğunu bile bilemediği Selendi’yi de bu sayede öğrenmiş, epey bir tanımış olduk…

Haberleri dinledik: Yılbaşı gecesi bir kahvehanede sigara içilmesi nedeniyle çıkan tartışma birkaç gün sonra alevlenmiş ve büyümüştü, Selendi’de yaşayan Romanlar ile ilçede yaşayanlar arasında kavga çıkmıştı. Olayların büyümesi üzerine Manisa Valisi de ilçeye gelmiş ve öfkeli halkı sakinleştirerek, güvenlik açısından Roman ailelerin Selendi’yi terk edip Gördes’e gitmelerini sağlamıştı. Olaylarda Romanların evleri ve arabaları ciddi zarar görmüştü.

Selendi’de yaşanan gerilim, orada yaşayan Romanların topluca sürülmesiyle yatışmış göründü, yani eski bir sözde olduğu gibi, “kar ile pislik örtüldü” ve bir “belâ” da böyle savrulmuş oldu. Peki savruldu mu gerçekten?

Çingenelerin tarihi, Manisa’da yaşananlara benzeyen “küçük olay”larla doludur. Hatta bu “küçük olay”lar, Çingene halkının konu edildiği filmlerde de çoğunlukla ana temalar arasında yer alır. Örneğin Fransız yönetmen Tony Gatlif’in genellikle Çingeneleri konu edindiği filmlerindeki hikâyelerin ana eksenini bu “küçük olay”ların neden olduğu katliamlar ve zorunlu göçler oluşturur ki yönetmenin filmlerinden “Gadjo Dilo”da da bu konu işlenir.

Filmlere de konu olan bu hikâyelerden biri, 90’lı yılların başında, Romanya’da, Başkent Bükreş’te meydana gelmişti. Bükreş’e 30 km. uzaklıkta, Romanların yaşadığı Bolintin kasabasının Ogrezeni köyünde bir grup saldırgan, Romanların evlerini kundaklayarak yaktığında yerel halk, bu olaya tepki göstermek yerine haklı nedenler yaratmaya girişmişti ve bölgedeki hırsızlık ve şiddetin sorumlusu olarak Romanlar gösterilerek bu saldırılar, meşrulaştırılmıştı.

Bir başka örnek de geçen yıl İtalya’da yaşanmıştı. İtalya’da, Çingenelere yönelik saldırılar geçtiğimiz kış aylarında yaşandığı varsayılıp kulaktan kulağa yayılan bazı olaydan sonra tırmandırıldı. Kimine göre, Roma’nın kenar mahallelerinden birinde bir İtalyan kadın saldırıya uğramış ve birkaç gün sonra yaşamını yitirmişti. Kadının katil zanlısı olarak Romanyalı bir Çingene tutuklanmıştı. Kimine göre, Napoli’de bir kız bebek, bir Çingene kadın tarafından kaçırılmıştı. Aşırı sağcı ve ırkçı gruplar bu olayları bahane ederek Napoli yakınlarındaki Çingene kamplarına saldırdı. Kamplar ve Çingenelere ait işyerleri ateşe verildi, çok sayıda Çingene kadına tecavüz edildi. Olay, İtalya’da sayıları 1 milyon civarında olan Çingenelere karşı uygulanan ayrımcılığın boyutlarını ortaya koydu ve ciddi tartışmalar başlattı.

Bu olayların ardından, İtalya’daki Romanların Romanya’ya dönmeleri yönündeki baskılar artmıştı ve İtalya Başbakanı Berlusconi, “Çingene” kimlikli herkesin fişlenip parmak izinin alınmasını önermişti. İtalyan yönetimi ülkedeki yaklaşık 150 bin Çingene’nin tamamına yönelik, İtalya doğumlu ya da göçmen olup olmadıklarını tespit amacıyla parmak izlerini alarak “ulusal kayıt altına alma” işlemi uygulanacağını duyurdu. İtalya İçişleri Bakanı, çocuklar dahil tüm Romanların parmak izlerinin alınmasının “suçu ve dilenciliği önlemek” için gerekli olduğunda ısrarlıydı. Etnik temele göre parmak izi alma uygulaması, utanç verici bir ırkçılıktır, ayrımcılıktır; fakat İtalyan yönetimi histerik bir laf ebeliği içinden bu uygulamalara haklı gerekçeler arayıp durdu. Uygar ve demokratik (!) Avrupa’nın bir üyesi olan İtalyan hükümetine göre bütün Çingeneler potansiyel olarak “suçlu”ydu ve “dilenci”ydi. Bu nasıl demokrasi, bu ne lahana turşusu!.

Geçtiğimiz yıl Romanlara yönelik saldırı haberlerinin bazıları İrlanda’dan bazıları da Macaristan’dan geldi. Paramiliter Macar Muhafızları hareketi, Macaristan’da Romanları evlerinin içinde yakmak gibi bir dizi saldırıyla suçlandı.

Son saldırı Çek Cumhuriyeti’nden gelmişti. Vitkov kentinde 8 kişilik bir Roman ailenin yaşadığı bir eve molotof kokteyli atılmıştı. Biri 2 yaşındaki çocuk, diğeri annesi 3 kişi yaralandı. Çek yetkililer, 2 yaşındaki çocuğun vücudunun yüzde 80`inin yandığını, durumunun kritik olduğunu belirtirlerken, nüfusun onda birini Romanların oluşturduğu Vitkov’da lokanta ve kafeler, Roman vatandaşlara hizmet vermeyi, ev sahipleri de evlerini kiralamayı reddediyordu…

Bunlar Avrupa’nın utancı olurken bizler için de bir uyarı olabilirdi, olamadı. Bugün Türkiye’de de bu olaylar, ‘sık karşılaşılanlar’ kategorisindedir. Daha dün Sulukule’de yaşanan olumsuz gelişmelerin ağırlığını giderek daha çok hissetmeye başladığımız bugünlerde, daha bu konuda yazılıp çizilenlerin mürekkebi kurumamışken, karşımıza bir de Manisa Selendi’de yaşananlar çıktı. Hatırlayacak olursak, Başbakan Erdoğan da, Sulukule’de Romanlara mağduriyetler yaşatan kentsel dönüşüm projesini savunurken, “Sulukuleyi ucubelikten kurtaracağız!” demişti. Sulukule’de sefalet ve “ucubelik”, burada yaşayanların değil, mahalle ile tek ilgileri orayı yıkıp yok etmek olan yönetimlerin ayıbıydı elbette. Bu ayıbın sorumluluğunda önemli bir pay sahibi olan Başbakan, bu sorumluluğunu unutmuş olmalıydı ki cümlelerini bu şekilde kurabiliyordu ve Sulukule’deki kentsel dönüşüm masalı, Selendi’de tam bir kabusa dönüştü…

Selendi’de yaşanan bu ayıbı, bazı devlet bakanlarının ya da ilçedeki idarecilerin yaptığı gibi “küçük bir mesele”den, “münferit bir vaka”dan sayıp “kişisel çekişmeler”den ibaretmiş gibi göstermemek, üstünü örtmemek gerekiyor.

Bu ülkede doğan ve yaşayan vatandaşlar olarak, “Özgürlükler ve demokrasi, kimsenin kötüye kullanamayacakları kadar yüce ve evrensel değerlerdir.” diye diye iktidara gelen insanların, özgürlük ve demokrasinin gereğine ve değerine gerçekten vakıf olduklarına inanmak istiyoruz. O nedenle, 21. yüzyılda zorunlu tehcire maruz bırakılan Romanların ardından konuşmalar yapan siyasetçilerimiz ve de mülkî amirlerimize kulak veriyoruz sonra. Romantik, turistik ya da nostaljik olarak niteleyebileceğimiz teessüflerini paylaşıyorlar çoğunlukla. Bu “romantik teessüf” korosuna bazı gazeteciler de ‘detone’ sesleriyle katkı sunuyorlar eksik olmasınlar! Mesela senelerdir gazete köşelerinde millet meselelerine getirdiği derinlikli (!) yorumlarıyla kalem oynatan bir gazeteci, bu koroda terennüm ettiği şarkısında eski mahallelerindeki komşu Romanlardan bahsederken “Yıllardır birlikte yaşadığımız bu ‘mutlu insanlar’a aniden ne oldu?” diye hayretle soruyor. Bu refah ülkesi(!)nde yaşayan Romanların da, bütün “hâkim unsurlar” gibi, refah içinde mesut ve bahtiyar yaşadığını sanıyor ve sözlerine “En tehlikelisi de, bir toplumun hâkim unsurunun, kendini ezilmiş hissettirecek duygulara kapılmasıdır.” diye son veriyor. Allah, hâkim devletimize ve hâkim milletimize zeval vermesin!.. Altta kalan mı? Onun canı çıksın, o önemli değil…

Peki, güç bende diyen bu “hâkim unsurlar bugün ne yapıyor? Onlar bu aralar epey meşgul, malum ülkede iş çok: Yasal partiler kapatılacak, halkın oylarıyla seçilmiş üyeleri ellerinde çağın yeni mucizesi plastik kelepçelerle gözaltı yollarında teşhir edilecek, savaş istemiyoruz diyen antimilitaristler, silaha el sürmek istemeyen vicdanî retçiler canından bezdirilecek, Ermeniler, Rumlar korku ve tedirginlik içinde yaşatılacak…

“Demokrasiden önce güvenlik gelir, bizim demokrasiye değil, güvenliğe ihtiyacımız var.” deyip kendi halkına güvenmeyenler… Dün Kürtleri, bugün Çingeneleri linç etmeye çalışanların bu girişimlerini “vatandaş tepkisi” olarak tanımlayanlar… Bir gerçek var ki bu ülke ne çektiyse bu tür zihniyet ve uygulamalardan çekti.

Yine, “Basiretsiz idareciler yüzünden, alt tarafı bir sigara meselesi nedeniyle göç ettirilen Romanlara yazık oldu” diye özetlenebilecek ve aslında “iyi niyetle” kaleme alındığı söylenebilecek bir başka yazıya göz atıyoruz. Biz de aynı iyi niyetle okumaya çalışıyoruz. Fakat satır aralarından sırıtan çirkin yaftalamalar ister istemez dikkatimizi çekiyor. Gazeteci-yazar, komşu mahallede yaşayan Romanları, “2 saniyede kapışıp 1 saniyede barışanlar” olarak anlatırken aslında ne denli “ciddiyetsiz insanlar” olarak gösterdiğinin; “müşteri kerizse, Johnnie Walker diye, güzel güzel şişelenmiş çaylar satan ‘ithalatçı’lar” olarak anlatırken aslında pek bir sahtekâr millet olduklarının; beygirini 4. kat balkonuna bağlayan faytoncudan dem vururken ne denli görgüsüz ve uygar dünyadan uzak insanlar olduklarının altını çizdiğinin farkında değil. Bu klişeler sistemin her gün kafamıza vura vura bize bellettiği kalıplar zaten: Çingenelerin boynuna asılan “gayriciddi, yılışık-arsız, dolandırıcı-hırsız ve görgüsüz.” yaftası, bütün bu önyargıların sonucu hazırlanmamış mıdır? Dolandırıcılık, hırsızlık elbette bir suçtur ve suçlu olan cezasını çekmelidir; fakat bir halkı hırsızlıkla yaftalamak çok daha büyük bir suçtur, ayıptır. Elbette bu gazetecimiz de, çok romantik ve sempatik bir yazı yazdığını düşünüyordur; ama tuzaklara düşmeyelim artık, lütfen. Koskoca bir halka çok büyük bir ayıp ve haksızlık oluyor.

Televizyonda akşam haberlerini izliyoruz: MHP milletvekilleri, Selendi’de olayların çıktığı kahveyi ziyaret etmişler ve ardından Selendi’nin MHP’li Belediye Başkanı ile birlikte, Çingenelerin sürgüne gönderildiği Gördes’e geçilmiş. Çingeneler tarafından güllerle karşılanan MHP’liler Çingenelere çağrı yapmışlar: “Selendililer sizleri bekliyor.” Korku filmi gibi bir çağrı… Selendililer sizi bekliyor! Onlar hem döver, hem sever! MHP usulü sevgi… “Aman eksik olsun böyle sevgi.” deyip eski mahallelerine dönmek istemeyen Çingeneleri anlamak hiç de zor değil!

Bu arada, Gördes’e sığınan Romanların yanına ellerinde oyuncaklar ve baklavalarla giden MHP’li Belediye Başkanı, bir yandan bölgeyi “gönüllü olarak” terk ettiklerine dair Romanlara belge imzalatırken bir yandan da türlü iltifatlarla Romanların gönlünü almaya çalışan Manisa Valisi, bu kışta kıyamette Romanlara bu eziyeti yaşatanların kimler olduğuna, yakalanıp yakalanmadığına, nasıl cezalandırılacaklarına dair hiçbir açıklama yapmıyor.

Yaşadığımız çağda dost olmak zor; ama düşman olmak çok kolay. Öfke ve nefret, bulaşıcı bir hastalık gibi insandan insana hızla yayılıyor. İnsanlar olarak öfke ve nefreti öğrenebilme ve yaşatabilme kapasitemizin ne kadar güçlü olduğunun farkına varıyor ve dehşete kapılıyoruz bugünlerde. Ancak bir yandan da, aklımıza geldiğinde içimizi ferahlatan bir nokta var: İnsan gerçekten çok yetenekli bir varlık ve savaşmayı, öfkeyi ve nefreti bu kadar rahat öğrenebiliyorsa, barış içinde yaşamayı, sevgi ve kardeşliği de aynı şekilde öğrenebilir. Yani sorun genetik ve çözümsüz bir sorun değil…

Yani elbette mücadeleye devam; umutsuzluğa kapılmak yok! Bu topraklarda, bir arada ve barış içinde yaşayabilmemiz için bu topraklardaki çokkültürlülüğü görünür kılmak yetmez; aynı zamanda yaşatmak gerekir. Misal, Romanların konuştuğu bir dil var, Romanca ya da Romanes dili; ancak bu dil bugün yok sayılmaktan yok olmaya yüz tutmuş bir dil. Romanca üzerine yürütülmüş kapsamlı bir çalışma söz konusu değil. Sonra Türkiye’nin müzik arenası çok sayıda ve çok yetenekli Çingene müzisyenlerle dolu ve bu müzisyenler kendilerine özgü icra üsluplarıyla son derece özgün yorumlara sahip. Ancak ülkede, bu kültürün ve müziğin izini süren tek bir Çingene müziği enstitüsü ya da kürsüsü yok.Yani aslında yapacak o kadar çok iş var ki!

Fehmiye Çelik

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Manisa Selendi’de Yaşanan Etnik Ayrımcılığı Kınıyoruz!..

Manisa Selendi’de sigara içme meselesinden başlayan kavga etnik kavgaya dönüştü. İlçede toplanan 1000 kişi Romanların evlerini, işyerlerini taşladı, otomobillerini devirdi. Sonuç: Bir grup Roman başka ilçeye yollandı…

İlk bilgiler, fitili ateşleyen tartışmanın sigara üzerine çıktığı yönündeydi. Yılbaşı gecesi, Roman vatandaş Burhan Uçkun, ‘Çavuş’un Yeri’ adlı kahvede sigara nedeniyle mekan sahibi ve çalışanlarıyla tartıştı. Çıkan kavgada kahvenin camları ve masaları kırıldı ve Uçkan dövüldü…

Bu tartışmanın 5 gün sonrası, kavganın çıktığı kahve açıldı ve ‘etnik çatışma’ denilebilecek olaylar meydana geldi. Ölen kişinin yakınları kahveye gitti, yeniden kavga çıktı ve grup kahveyi taşladı. Olayın ilçede duyulması üzerine toplanan kalabalık, karşı tarafın yaşadığı Roman mahallesine giderek evleri taşladı, iki araç da yakıldı…

Burhan Uçkan:

- “Olay sigara içme kavgası değildi. Ben kahveye gittim ve çay içmek istedim. ‘Çingenelere çay vermem’ cevabı alınca tartışma çıktı ve beni dövdüler. Önce hastaneye ardından da karakola götürüldüm. Babam da karakola geldi. Orada beni dövenleri görünce; rahatsızlığı da vardı, sinirlendi ve vefat etti.

O gece beni karakolda tuttular ve sabah bıraktılar. Babamı defnettik. Dün benim eşim, amcamın ve halamın kızı ev gezmesine giderlerken, ‘Hastanelik yaptık utanmadan geziyorlar’ sataşmalarına maruz kaldılar. Tartışma yaşanmış. Bize haber verildi ve olay yerine giderek ailelerimzi eve getirdik. Saat 02.00 civarı Selendi Belediye Başkanı anons yaparak, halkı belediye önüne çağırdı. Akşam saatlerinde de gürültüler gelmeye başladı…”

“VURUN ÇİNGENELERE”
Burhan Uçkun ile birlikte, gece yaşanan olayları iki Roman vatandaş da şöyle anlattı:

- “Çok şeyler yaşandı. Torunlarım çocuklarım var ve onları keybetme korkusu yaşadım. Üzerimize yürüdüklerinde kimse de yapmayın demdedi; ‘vurun çingenlere’ diyorlardı. Ben de Türk vatandaşıyım…”

- “30 senedir oradayız ve aramızda husumet yoktu. Kavgamız olmadı…”

- “Manisa Valisi, bizimle yaptığı toplantıda, bize kağıtlar uzattı. ‘Kendi isteğimizle gitmek istiyoruz’ dedirtmeye çalıştı. ‘Kendi isteğimizle terk ediyoruz diye yazın ve imzalayın’ dedi. Ben bunu yapmadım…”

Kaynak: NTV 

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Gypsy Devils, İstanbul’da Konser Verdi… 31/12/2009

Gypsy Devils, müzik repertuvarında yer alan caz, klasik müzik, soundtrack ve geleneksel Çingene şarkılarının en iyi örneklerini İstanbul’lu müzik severler için seslendirdi. 1993 yılında kurulan ve Slovak, Rus, Macar, Yunan, Yahudi ve Çingene müzikleriyle farklı soundları birleştirerek ortaya güzel bir çeşni çıkaran grup, müzik otoriteleri tarafından bugünün en iyi Çingene müzik orkestralarından biri olarak gösteriliyor. Grup, Slovak Müzik Akademisi`nin verdiği 3. Grammy ödülüne sahip.

Gypsy Devils son albümünde, klasik eserleri yorumlamanın yanı sıra John Williams`ın Schindler`in Listesi`ni yeni bir yorumla düzenlemiş. Yaptıkları yorum için grubun lideri Sarközi şunları söylüyor: “Bu şarkının bestelendiği film hepimiz için çok güçlü bir filmdi. Ailelerimiz ve büyük büyük dedelerimiz 2. Dünya Savaşı sırasında Slovakya`da yaşıyorlardı. 2. Dünya Savaşı yılları Slovak Çingeneleri için de çok zor zamanlardı, çünkü çok ciddi bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalmışlardı Çingeneler… Tarihimizin bu kötü anılarına bir gönderme yapmak istedik…”

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

FENER - BALAT YENİLEME PROJESİNİ PROTESTO EYLEMİ

DEĞERLİ BASIN MENSUPLARI,

Sizlerin de bildiği gibi Fatih Belediyesi haberimiz olmadan evlerimizi, yaşam alanımızı
‘yenileme alanı’ ilan etti; Özel bir şirkete, Çalık grubuna ihale etti ve
projelerini çizerek Yenileme Kurulu’ndan geçirdi. Burada bir halk yaşadığını
dikkate almaya bile gerek duymadı; defalarca sözlü ve yazılı olarak talep
ettiğimiz halde avan projelerimizi bizden sır gibi saklayarak bize vermedi.
Halkın geleceğiyle ilgili bir projeyi halktan saklayarak ne yapmak istedikleri
açıkça ortadadır; Devlet gücünü kullanarak evlerimizi mümkün olduğunca ucuza
ele geçirebileceklerini ve buradan yandaş firmaları Çalık Gurubuna trilyonlar
kazandıracakları nı hayal etmektedirler. Bizi yok sayarak bunu yapabilme
cesaretini nerden bulduklarının hesabını sormanın şimdi tam sırasıdır; Eğer
bugün gücümüzü, birlikteliğimizi göstermeden onlara yol verirsek yarın bizi
hiçbir şekilde ciddiye almayacak ve her türlü talebimize kulak tıkayacaklardı r.
Sadece projeyi meclisten geçirmekle kalmayacak evlerimizi yok pahasına
elimizden almaya kalkacaklardı r… Buna hakları yoktur ama biliyoruz ki bunların
hakla adaletle de ilgisi yoktur… Bu yüzden hakkımızı kendi gücümüzle aramaktan
başka seçeneğimiz yoktur. Peki bu güç biz de var mıdır? Evet bu güç bizde
fazlasıyla vardır; Bir araya geldiğimizde ortaya çıkacak gücü hayal bile etmek
zordur… Tarihte şimdiye kadar kazanılmış bütün mücadeleler halkların gücü ve
inancı sayesinde kazanılmıştır. Biz buna inanıyoruz ve hep birlikte
Fener-Balat- Ayvansaray’ı terk etmeyeceğimizi, evlerimizi Çalık Grubuna peşkeş
çekmeyeceğimizi onlara haykırmaya gidiyoruz. Sizlerin katılımıyla sesimiz daha
gür ve güçlü çıkacak ve herkes bizi duyacaktır… Hepinizi mücadelemizde bize
destek vermeye bekliyoruz…

9 Aralık 2009 Çarşamba
Saat:  15.00-16.00
Yer: Fatih Belediyesi Önü

FENER-BALAT- ATYVANSARAY MÜLK SAHİPLERİNİN VE KİRACILARIN
HAKLARINI KORUMA VE SOSYAL YARDIMLAŞMA DERNEĞİ

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

SABAH Gazetesi En Çok Satan Yerli Albümler Listesi (22 Kasım 2009)

SABAH Gazetesi En Çok Satan Yerli Albümler Listesi’nde, Gayda İstanbul 7. Sırada…
Listenin tamamı:
1. Makyaj Odası Şarkıları, Suzan Kardeş / DMC Müzik
2. Yürüyorum Düş Bahçeleri’nde, Sezen Aksu / DMC Müzik
3. Buz, Soner Sarıkabadayı / DMC Müzik
4. Cihan, Birsen Tezer / KALAN Müzik
5. Zeki Müren ile Radyo Günleri Box Set / Artvizyon
6. Bizde Böyle ve Herkes Evine, Ziynet Sali / DMC Müzik
7. GAYDA İSTANBUL, GAYDA İSTANBUL / KALAN Müzik
8. Anadolu Hazineleri, Cem Duruöz / A.K. Müzik Yapım
9. Mimoza, Volkan Konak / DMC Müzik
10. Patron, Kenan Doğulu / DMC Müzik

(Kaynak: Mephisto, D&R, Kabalcı, ideefixe.com)

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

FANFARE CIOCARLIA: Engebeli Müzikal Yolların Hız Şeytanları!

1864’de Romanyalı Çingeneler arasından binlerce kişi, farklı hayat beklentileri ve hayallerle ülkelerini terk etti. Farklı kollara dağılan bu Çingeneler, dünyanın her köşesine yerleşti. Ancak her şeye rağmen bir kısım Çingene, ülkelerini terk etmek yerine kalıp kendi kültürlerinin yanı sıra bu ülke kültürüyle de bütünleşti. Bu bütünleşmenin temel unsuru ise her zaman müzik oldu. Geriye kalanların soyundan gelen 12 genç ’90’ların başında Zece Prajini  (10 Tarla) kasabasında “güneş mesaisini tamamlayıp ay görevi devraldığı zamanlarda” düğünlerde, kutsamalarda ve şenliklerde müzik yapmaya başladı.

Yavaş yavaş kasabanın sınırlarına taşan bu yerel topluluğun hayatı, 1996 yılında Alman bir ses mühendisinin kasabalarını ziyaret etmesi ile değişti. Grubu ufak bir kulüpte dinleme fırsatı bulan ses mühendisi, hemen bir ekip oluşturup çalılan enerji ve tutku yüklü ezgileri ölümsüzleştirmek istedi. Grubun zorlanmadan ikna edilmesiyle birlikte Fanfare Ciocarlia resmi olarak hayata gözlerini açtı.

Topluluğun ismi, Fransızca nefesliler topluluğu anlamına gelen Fanfare ile, Romence tarlakuşu anlamına gelen Ciocarlia kelimelerinden oluşuyor.  Ufak bir gece kulübündeki bu tesadüfî tanışıklık ve anlaşma ile, Fanfare Ciocarlia, 1996 yılında, uluslararası müzik platformuna ilk adımını atmış oldu. Sırasıyla 1998 yılında “Radio Pascani”; 1999 yılında “Baro Biao-Worldwide Wedding”; 2001 yılında “İag Bari – The Gypsy Horns From Mountains Beyond”; 2004 yılında “Gypsy Brass Legends”; 2005 yılında “Gili Garabdi-Ancient Secrets of Gypsy Brass” ve en sonunda 2007 yılında “Queens & Kings” adlı albümlerini çıkarttı.

Trompet, tenor ve bariton saksafon, tuba, klarinet, davul ve perküsyon gibi çok geniş bir enstrüman yelpazesine sahip olan ekip, bu 10 yıl boyunca özgürce Türk, Bulgar, Sırp ve Makedonya ezgilerini harmanlayıp Romen müziklerine işledi. Özellikle hızlı, enerji dozajı yüksek, karmaşık melodiler ve en önemlisi pozitif yapısı ile grup, her gittikleri ülkede çok sıcak karşılandı. Böylece bir zamanlar 400 kişilik bir dinleyici kitlesinden bugün yüz binler sayısına ulaştı.” diye yazıyor kaynaklarda, Fanfare Ciocarlia topluluğu için… 

2005 tarihli “Gili Garabdi” adlı albümlerinin “BBC Radio 3 World Music” ödüllerinde yılın en başarılı albümü ödülünü alıp eve götürmelerinden sonra çıkan “Queens & Kings”, bir önceki bu albümü de gölgesinde bıraktı.

“Queens & Kings”  tam 14 kıpır kıpır parçanın bir araya geldiği yoğun ve organik bir yapıya sahip. Zaman zaman saniyede 200 vuruş duyabileceğiniz bu albüm, tam bir Balkanlar turu, Balkan yolculuğu. Avrupa’da dağınık yaşayan tüm Romen müzisyenlerini stüdyoya davet eden ekip, gerçekten çok renkli ve çok keyifli bir çalışma ortaya çıkartmış. “Bu albümdeki şarkılar önünüze Çingeneler galaksisini seriyor” diyen değerlendirmelere de rastlamanız mümkün!. Fransa’dan Bulgaristan’a, Sırbistan’dan Macaristan’a Çingene şarkılarını kaydeden ekip, böylece çok geniş bir sanatçı yelpazesini albümlerine de misafir etmiş. Albümde kimler yok ki!.. İlk dikkati çekenler sırasıyla Makedonyalı Çingeneler Kraliçesi olarak gösterilen Esma Redzepova, Sırp Çingene kralı Şaban Bayramoviç, Macar Mitsou, Boşnak Ljiljana Butler, Bulgar Jony Lliev ve gelecekte çok şey vaat eden genç vokal Romanyalı Florentina Sandu.

Dolayısıyla, “Queens & Kings” albümün en büyük özelliği farklı yönden gelen tüm vokalleri ve enstrümanları  bir araya getirip tek bir yürekte atan Çingene ruhunu ortaya çıkartması. Albümün açılış parçası ‘Kan Marau La’ bir manele ya da mane (Türk ve Ortadoğu karışımı müzik türü) klasiği ve vokallerde günümüzün bu kulvarda en popüler sesi Dan Armeanca var.

Dünya basınında nasıl anlatıldıkları konusuna bir göz atacak olursak şu satırlar gözümüze çarpıyor hemen, örneğin  New York Times, şunları yazmış: “… En engebeli müzikal yolların üzerinden akıp giden bir hız şeytanları orkestrası…” The Guardian gazetesi de şunları söylüyor: “Fanfare Ciocarlia, yakın zamanın en olağanüstü müzikal başarı öykülerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.” “Dünyanın en iyi Balkan brass orkestrası… Yaşayabileceğiniz en etkileyici müzik deneyimi…” ifadesi ise, “Sunday Harold” gazetesine ait..

Fanfare Ciocarlia, müzikal birikimini sinemayla da bol bol paylaşmış. Dünyanın En İyi Balkan Brass Orkestralarından biri olan bu orkestra, ilk olarak “Underground” filminde adını duyurmuş. 2001′de uzun metraj bir yol filmi olan “Iag Bari Brass On Fire”ın soundtrack’ini yapmışlar. Fatih Akın’ın “Duvara Karşı” filmi ve 2006′da İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen “When the Road Bends” filminde de performans sergilemişler. ‘Borat’ filminin soundtrack’inde de “Born to Be Wild” cover’larıyla yer almışlar. “Fallen Art” adlı kısa filmde ise “Asfalt Tango” adlı şarkılarıyla yer alıyorlar. “Baginski” animasyonlarının müzikleri de yine gruba ait.

Kendilerini bir havai fişek gösterisine benzeten Fanfare Ciocarlia’da Türkiyeli ezgilere rastlamak da çok mümkün. 2008 Mayıs ayında Istanbul Yeni Melek’te verdikleri konser, çok beğeni toplamıştı. ‘Born To Be Wild’ coverlerı ve ‘Iag Bari’ gibi hit parçaları ile tüm dünyada milyonlarca hayran kitlesine sahip. İnanılmaz hızları, karmaşık melodileri ve karşı konulamaz ritimleri ile Fanfare Ciocarlia, bugün Balkan müziğinin yaşayan efsanesi olarak kabul ediliyor.

 

Hazırlayan: Ayhan Akkaya

 

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

BRATSCH: “Imaginary Folklore”


 

Bratsch, günümüz popüler formları içinden müzik yapan; ama kuruluşu çok eskilere dayanan bir topluluk. 1970’lerin başında bir araya gelen ve 40 yıla yakın bir zamandır müzik yapan Fransalı bir müzik topluluğu. Yeniden gündeme gelmeleri, 1993 yılında, Belçika’da yaptıkları bir albüm çalışmasıyla olmuş. Geleneksel Avrupa müziğinden, özellikle Orta ve Doğu Avrupa’nın ve Balkanların geleneksel müziğinden beslenmekle birlikte, müziklerinde çok farklı kültürlerin de etkileri söz konusu ki, Çingenelerin yaptıkları müzik, bunların başında geliyor. Çingenelerden başka, yaptıkları müzikte Arap müziğinden Güney Amerika müziğine kadar geniş bir müzikal yelpazede kültürel bir etkileşimden söz edilebilir. Geleneksel müziklerden beslenmekle beraber, bu müziklerin olduğu gibi aynen icra edilmesinden yana değiller. Bu müzikleri, kendi tarzlarında yeniden yorumlamayı tercih ediyorlar. Ağırlıklı olarak Doğu ve Orta Avrupa halk müziği ve Çingene müziğinden beslenen repertuvarlarında Alman, Fransız, Yunan ve Ermeni halk ezgilerine de yer veren Bratsch, kendi müziğini “imaginary folklore” (belki “hayalî” ya da “tahayyûlî halk müziği” şeklinde tercüme edebiliriz) olarak da tanımlamakta.

 

Grubun buzuki, gitar ve vokal icralarında yer alan ve annesi Harput kökenli olan Dan Gharibian, Bratsch’ta yaptıkları müziğin, Anadolu Müziği’ne her zaman yakın olduğunu söylerken, çocukluğundan beri dinlediği Türk müziği, Ermeni müziği, Yunan müziği, Çingene müziği ve bu müziklerdeki motiflerin yaptıkları müziği doğrudan etkilediğini de vurguluyor. “Biz nasıl çalacağımıza sadece aklımızla değil, yüreğimizle de karar veriyoruz.” diyor ve yaptıkları müziğin de günün birinde gelenekselleşeceğini savunuyor.

 

Bratsch’ın müzikal kaynakları gerçekten de çok geniş bir yelpazeye uzanıyor: Orta Avrupa olduğu kadar, Türkiye, Yunanistan, Ermenistan, Rusya da birer müzikal kaynak onlar için. “Cazdaki doğaçlama ruhunu seviyoruz ve bunu geleneksel müzikle harmanlıyoruz.” demekteler. Orkestralarında bulunmayan, dolayısıyla kullanmadıkları bir enstrümanı, yani Bratsch’ı, gruplarına isim olarak seçmişler ve bu seçimlerini şöyle açıklıyorlar: “Bratsch, Macar kökenli bir viyola. Bu Macar viyolanın Almancadaki adı Bratsch. Çok hoş bir sesi var ve biz, bu enstrümanı çok sevdik. Derken, Bratsch, grubumuza isim oluverdi.”

Dan Gharbian ve grubun kemancısı Bruno Girard, 30 yılı aşkın bir zamandır birlikte müzik yapıyorlar. Grubun kadrosunda bir aralar, birtakım değişiklikler olmakla birlikte, son 17 yıldır Bratsch’ın kadrosu hiç değişmemiş: Dan Gharibian: Buzuki, Gitar, Vokal / Bruno Girard: Keman, Vokal / François Castiello: Akordeon, Vokal / Nano Peylet: Klarinet, Vokal / Pierre Jacquet: Kontrbass icrasında yer alıyor.

Dan Gharbian’ın, annesi Anadolu kökenli bir Ermeni, babası ise Fransız. Annesi ve babası küçük yaşta ayrılınca, annesinin soyadı olan Gharbian soyadını kullanmaya başlamış ve bu arada Ermeni kültürünü de yavaş yavaş öğrenmeye başlamış. İlgilendiği ilk müzik türü ise rock müzik olmuş ve bazı rock gruplarında çalmış. 14 yaşında Django Reinhardt’ı keşfetmiş. Ardından Anadolu’daki Ermeni müziklerine, özellikle de Çingene ezgilerine merak saran Gharbian, 1975′ten bu yana grubu Bratsch’ta çalıyor. Bruno Girard,  9 yaşında kemanla başladığı müzikte, duyarlılığını öldüreceğini düşündüğü için hiç nota öğrenmemiş. Biyoloji öğrenimi gördükten sonra 10 yıl boyunca bilim adamı olarak çalışan Girard, sadece boş zamanlarında keman çalmış. New Orleans’tan günümüze uzanan caz tarihi, cazda keman geleneği üzerine araştırmalar yapıp avantgarde caz gruplarıyla çalışmış. 1975′te Gharbian’la tanışınca hayatı değişmiş ve o da o günden beri Bratsch’ta çalıyor. Nano Peylet, grubun tek konservatuvar diplomalısı. Klarnetle Mozart çaldığı günlerden beri halk müzikleriyle de ilgilendiği ve özellikle Klezmer geleneğini incelediği yazıyor kaynaklarda. Uzun yıllardır Bratsch’la çalışmalar yapıyor. Grubun kontbasçısı, Pierre Jacquet da çocukluğunda her hafta sonu Paris’in bitpazarlarını dolaşırmış ve Çingene müzikçileri dinlermiş. Hep alt sınıfların hayatına ve onların müziğine ilgi duyan Pierre, Bratsch’ın yanı sıra birçok avantgarde caz grubunda da kontrbas çalmaya devam ediyor. Francois Castiello, çocuk denecek yaşta hayatını akordeonla kazanmaya başlamış. Sonraki yıllarda akordeonun sadece hayatını kazanmasını sağlayacak bir araç değil, ruhunun derinliklerinde gizlenenleri yansıtabilecek bir güç ve güzellik olduğunu fark edip caza yönelmiş.

 

Bratsch’lı müzisyenler, müzikleri için, “gelenek öncesi” diye bir dönemleme yapıyorlar. “Gelenek, bir yerden doğar, yıllara meydan okur, geleceğe taşınır ve sonunda geleneksel olur. Şu anda belki de gelenek öncesi bir dönemin müziğini yapıyoruz ve günün birinde kendi müziğimizin de geleneksel olmasını bekliyoruz.” diyorlar.

 

Şu an için, Bratsch’ın beslendikleri tüm gelenekleri birbiriyle harmanladıkları söylenebilir. Örneğin, bir Yunan ezgisine Ermenice söz yazabiliyorlar, Türk ezgisini Fransızca sözlerle icra edebiliyorlar. Bu icralarının özel bir nedeni olmadığını, bunun tamamen bir esinlenme işi olduğunu belirtiyorlar. “Bu, bir çeşit karıştırma, harmanlama işi. Bu yolu kullanıyoruz; çünkü bütün bunlar bizim beslendiğimiz kültürler ve o an içimizden öyle yapmak geliyor. Buna karar veren, kendi ruhumuz.” diyorlar.

 

Bratsch’ı, yani Avrupa’nın kalbinde, Çingene müziği yapan bu grubu, Anadolu’daki etnik müzikler de ilgilendiriyor. “Anadolu müziğiyle ilgilenmemizin sebebi çok zengin bir müzikal kaynak olması.” diyorlar,  “Ritimler bizim için çok ilgi çekici, tabii melodiler de… Diğer taraftan kendi içinde farklılıklar barındıran bir müzik. Batı’daki müzikle, örneğin İstanbul müziğiyle, Doğu Anadolu müziği aynı değil. Yunan Müziğiyle de ilgileniyoruz; ama Anadolu müziği ondan çok daha farklı. İnanılmaz bir çeşitlilik var.” diye ekliyorlar sözlerine

 

“Anadolu müziğini seviyoruz ve bu müziklerle yakından ilgiliyiz,” diyen Bratsch’lı müzisyenlerin Türkiye’deki Çingene müzisyenlerle de ortak çalışmaları var. Örneğin 2001 yılında, Balık Ayhan ve Grubu’yla, İstanbul’da aynı sahneyi paylaşmışlar. Yine Bratsch’ın repertuvarındaki Anadolu kökenli Ermeni ezgileri de dikkat çekici. Özellikle Harput kökenli bir Ermeni aileden gelen Dan Gharibian (Garipyan)’ın da yönelimleri etkisiyle olsa gerek, repertuvarında çok güzel Ermenice şarkılara da yer veriyor Bratsch..

 

Bratsch’ın yaptığı müzikte çokkültürlü bir özellik, çokkültürlü bir iklim var. Orta Avrupa, Doğu Avrupa, Balkanlar derken Anadolu’ya kadar uzanan çok geniş bir skala gerçekten. Bu arada Mitsou ile Bratsch’lı müzisyenlerin yolları bir turne sırasında, Belçika’da çakışmış. (İnsanın içine işleyen o ilginç bir ses rengiyle, Kanada’lı bir kadın müzisyen olan Mitsou’yu, Fanfare Ciocarlia’nın “Queens and Kings” adlı albümünden de biliyoruz.)

 

Neticede, Avrupa ve Fransa’nın çeşitli bölgelerinden Paris’e gelen bir grup göçmen ya da göçmen ruhlu müzisyen 1975′te bir araya gelerek Bratsch’ı kurdu. Ardından Avrupa’da birbirini izleyen konser turneleri ve plaklar geldi. Önceleri repertuvarlarını, Güney Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyadan derliyorlardı; ama daha sonra yerel müzisyenlerle ya da kendi alanlarında isim yapmış profesyonel müzisyenlerle ortak çalışmalar yapmaya başladılar. Balkan civarındaki Çingene müziklerine yoğunlaştılar ve ezgileri orijinal halleriyle yorumlamak yerine diğer kültürlerin birikimiyle harmanlamayı tercih ettiler. Virtüöziteye çok önem verdiler.

 

“Festivallerde de çalıyoruz; ama bu tip sosyal topluluklarda, ambiyans müziği, dans müziği yapmak gerekir; bu da bizim yapmak istediğimiz şey değil. Çünkü biz kendi müziğimizi çalmak istiyoruz.” diye konuştukları için, keyif müziği yapan “hedonist müzisyenler” olarak niteleyenler de oluyor Bratsch’lı müzisyenleri.

 

Bratsch’lı müzisyenlere, “Sizi dinleyen müzikseverlere ulaştırmak istediğiniz bir mesaj var mı?” diye soruluyor ve onlar da diyorlar ki,  “İnsanlara mesajımız şu: Görmek için baksınlar, sevsinler ve hayatın kıymetini bilsinler. Hepsi budur!”

 

Discography (22 yılda 12 CD)

 

1990 - Sans domicile fixe

1993 - From heart of Europe

1994 – Correspondances

1996 - Ecoute ça chérie

1997 - Transports en commun

1998 - Rien dans les poches

1999 - On a rendez-vous

2001 - La vie, la mort, tout ça

2003 - Mangeur de lune

2003 - Nomade en vol 1988 – 1994

2005 - On a rendez-vous live

2007 - Plein du monde

 

Hazırlayan: Ayhan Akkaya

 

 

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

GOGOL BORDELLO: Otantik Kaynaklardan Yeni Dinamiklere!


Ukrayna kökenli bir müzik topluluğudur Gogol Bordello. Esprili ve sürreal kostümlerin kullanıldığı, hareketli ve dışa dönük bir sahne sunumları var. Bu sunum üzerinden punk, Çingene müziği ve Brechtyen kabarenin elementlerini bir araya getiren bir müzikal üslup geliştirmişler.  Grubun kurucusu ve solisti Eugene Hütz. Eugene Hütz, Ukraynalı. 1986′daki Çernobil felaketinin ardından Batı Ukrayna’ya tahliye edilmişler ve bu dönem Batı Ukrayna’da, Çingene müziğini yakından tanıma fırsatını yakalamış Eugene Hütz. 1993 yılında Amerika’ya göç etmeden önce, Polonya, Macaristan, Avusturya ve İtalya’da sürdüğü göçebe hayatın ve ardından, New York’a yerleştikten sonra girdiği ortamların, Gogol Bordello’daki bugünkü müzikal üslup (sound) üzerine önemli etkileri olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz…

 

New York’a yerleştikten sonra, ‘90ların sonlarına doğru, gitarist Vlad Solofar ve akordeon sanatçısı Sasha Kazatchkoff ile birlikte kurduğu grup, Gogol Bordello’nun ilk adımları olarak nitelendirilebilir. Amerikalı Davulcu Eliot Fergusen’in katılımı, grubun güçlü bir rock sound’u kazanmasına yol açmış. Sonrasında, Bordello’nun ilginç sahne şovlarının mimarı, eski tiyatro yönetmeni Moskovalı kemancı Sergei Riabtsev’in gruba dâhil olmasıyla birlikte, sahne üslupları da belirginleşmeye başlamış.

 

Gogol Bordello isminin, çok sevdikleri Rus yazar Nikolay Vasilyeviç Gogol‘dan esinlenilerek önerildiği söylenmekte. Grubun adı, ilk zamanlar Eugene Hütz’un soyadının da bulunduğu “Hütz and the Béla Bartóks” imiş. Bela Bartok, bildiğiniz gibi, cumhuriyetin ilk yıllarında, ülkemizde de halk müziği üzerine derleme çalışmaları yapmış bir isim.  Macar besteci, piyanist, ve derlemeci… Özellikle, Doğu Avrupa halk müziği derleyicisi… Macaristan’da yaptığı derlemelerde, Çingene müziği diye bir şeyi kabul etmeyip, Çingene müziğini “gerçek Macar köylü halk müziği” olarak tanımlaması, çeşitli tartışmalara da yol açmış önemli bir isimdir Béla Bartók. İşte bu müzisyenler de, başlarda “Hütz and the Béla Bartóks” adını kullanmışlar; ama sonra bu ismi değiştirmişler. Eugene Hütz, sonraki isim değişikliğini şöyle açıklıyor: “Değiştirdik; çünkü Amerika’da hiç kimse, Béla Bartók’u tanımıyordu.”

“Hütz and the Béla Bartóks” adı tutmayınca, grubun adını, Gogol Bordello olarak değiştirmeye karar vermişler. “Gogol” sözcüğünün, Nikolay Gogol’un soyadından geliyor. Biliyorsunuz, Nikolay Gogol 1800’lerde Rus edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olmuş bir yazar. Gogol, tıpkı Eugene Hütz gibi, Ukrayna’da dünyaya gelmiş. “Ölü Canlar, Müfettiş, Palto, Bir Deli’nin Hatıra Defteri” Gogol’un en bilinen eserlerinden bazıları. Gogol Bordello’nun, Nikolay Gogol’den esinlenmesinde, öncelikle Nikolay Gogol’un Ukrayna doğumlu olması son derece etkili. Ayrıca Ukrayna kültürünü, edebiyat aracılığıyla, yine Gogol Bordello’nun kendi terimiyle, “kaçak” yoldan Rus topluma sokması da bu tercihte belirleyici olmuş. Çünkü, Doğu Avrupa Çingene kültürünü, müzik üzerinden Anglo-sakson dünyaya “kaçak”  yoldan sokmalarına benzetmiş Gogol Bordello, Nikolay Gogol’un bu tutumunu…  Ve adaş olmak istemişler Gogol’le…

 

Gogol Bordello adındaki Gogol’un hikâyesi böyle; yani Nikolay Gogol’den esinlenilmiş. Fakat Bordello’nun anlamına gelince, orası biraz karışık… Kaynaklar, en kibar ifadeyle, Bordello’nun “Centilmenler Kulübü” olduğunu yazıp çizseler de, Gogol Bordello, Bordello’nun “Centilmenler Kulübü” değil, basbayağı “umumhane” anlamına geldiğini vurguluyor. “Gogol’un Umumhanesi” imgesi, aslında grubun yaptığı punk rock müziğin uçuk ruhuna da tam denk düşüyor. Bu isimden hareketle, toplumdaki bütün kötülüklere bir gönderme yaptıkları da söylenebilir.

 

Resmi internet sitelerinde, Gogol Bordello’nun temel hedefi/misyonu “…İzleyicileri postmodern estetikten kurtarmak ve paylaşımcı bir ‘neo-optimistik’  hareket yaratabilmek! Ve işte tam da bu misyon için otantik dinamiklerin yeni kaynaklarına yönelmek.” olarak özetleniyor. Performanslarının coşkulu, canlı, teatral, ansal ve kaotik olduğunu; bu şekilde, insanları tepki vermeye ve kötülüklere karşı sürekli uyanık olmaya, alarm durumunda olmaya çağırdıklarını belirtiyorlar…

 

Grubun erken dönem gösterileri, Rus düğünlerinde yaptıkları Çingene müziğini temel alıyor. Hatta grup elemanlarının, ilk kez 1998 yılında, Vermont’ta bir Rus Çingene düğününde tanıştığı söylenmekte. New York’ta yaşamalarının da etkisiyle ve de müziklerine rock ve özellikle de punk öğelerin girmeye başlamasıyla birlikte, New York’un merkez müzik piyasasında kendilerine önemli bir yer edinirler. 1999 yılında “When The Tricker Comes a Pokin” adında ilk 45’liklerini (single) yayınlarlar. Ardından da Nick Cave and the Bad Seeds’in davulcusu Jim Sclavunos’un yapımcılığındaki ilk albümleri “Voi-La Intruder” piyasaya sürülür. Bu sırada Rus akordeon sanatçısı Yuri Lemeshev, Solofar ve Kazatchkoff’un yerine gruba alınır. İsrailli iki müzisyen; gitarist Oren Kaplan ve saksafoncu Ori Kaplan’da aynı dönem gruba eklenir. Ori Kaplan, ilerleyen yıllarda Balkan Beat Box grubunun oluşturulmasında önemli etkisi olan bir isimdir. Farklı isimlerin girip çıkmasıyla, Gogol Bordello da, artık bir nevi okul işlevi de görmeye başlar…

İlk konserlerini tam olarak hatırlayamamakta ve “…LA Minör tonunda doğaçlamalar yapan bir grup göçmen olarak, mümkün olan her yerde (kulüplerde, düğünlerde, sokaklarda…) çalmaya çalışan müzisyenler…” olduklarını söylemekteler.  2007 yılında, BBC’nin dünyaca ünlü “World Music” ödülünü de kazanmışlar.

 

Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere, dünyanın birçok bölgesinde konserler vermişler, Manu Chao, Madonna gibi isimlerle ortak performanslar sergilemişlerdir. Özellikle, geçtiğimiz yıl düzenlenen “Live Earth” konserleri çerçevesinde, Londra’daki Wembley Stadyumu’nda, Madonna ile birlikte sergiledikleri performansla, dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir. Bu performansta, Madonna’nın ünlü “La Isla Bonita” şarkısını yorumlamış; ekledikleri yeni doğaçlama bölümleriyle şarkıya çok farklı bir hava katmış ve Madonna’ya Romanca söyleterek, bir ilke imza atmışlardır.

 

Hazırlayan: Ayhan Akkaya

 

 

 

 

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Haklar İçin “Sivil Sesler” Korosu…

Maçka Küçükçiftlik Parkı, iki günde mülteci sorunlarıyla ilgilenenlerden IMF karşıtlarına, eşcinsel ve kadın hakları savunucularından çevrecilere kadar 100’e yakın sivil toplum örgütünü ağırladı. ‘Sivil Sesler Festivali’ne katılanlar ‘Ne kadar örgütlüyüz?’ diye sordu. Ünlü Kongre Vadisi’nin hemen altında yer alan festival alanında ‘kampanya hazırlama’, ‘etkili eylem düzenleme’ gibi konularda atölye çalışmaları yapıldı.  Hırvatistan, Yunanistan ve İsviçre’den aktivistlerin de destek verdiği festivalde sergi, söyleşi ve paneller düzenlendi.

Esmeray’ın “Cadının Bohçası” adlı tiyatro gösterisinin yanısıra, Balkan-&Roman havalarıyla Gayda İstanbul ve Kürtçe sözlü şarkılarıyla da Mehmet Atlı konserleri, festivalin dikkat çeken etkinlikleri arasındaydı.

Festival panelinin açılışında söz alan Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Sektör Yöneticisi Lise Pate vatandaşlık tanımı yaptı: ‘Karşılıklı saygıya ve şiddetten uzak olmaya dayanan; toplumun, bütün siyasi ve sosyal süreçlere katılımının sağlandığı aktif vatandaşlık.’

İki günlük festival, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen ‘Türkiye’de Sivil Toplumun Gelişiminin ve Sivil Diyaloğun Gelişmesinin Desteklenmesi’ projesi kapsamında gerçekleştirildi.

Merkezin Finans ve İhale Birimi Hibe Yöneticisi Gazali Çiçek sivil örgütleri hibe programları ile desteklemeye devam edeceklerini açıkladı.

Kaynak: Radikal, 27.09.2009

Yorum Yok
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com