"İstanbul, bir büyük şehir... Geniş, uçsuz bucaksız... İstanbul'a Balkanlardan gelen, her zaman 'soğuk hava dalgası' olmaz a!..Göçmen kuşlar gibi insanlar da göçer gelir İstanbul'a..."

BASINDAN

 

“İSTANBUL’A BALKANLARDAN GELEN, HER ZAMAN ‘SOĞUK HAVA DALGASI’ OLMAZ!”
Burak Korucu

Temmuz 2008, “Vizyon" Dergisi

 

Çalışmalarını Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)’nda sürdüren Ayhan Akkaya ve Fehmiye Çelik, şimdilerde Balkan ve Çingene müzikleri eksenli yeni bir konser projesi “Gayda İstanbul” ile seyirci karşısında...
Saraybosna’dan İstanbul'a uzanan kültürel iklimin genel havasını, hedeflerini ve Balkan&Çingene müziklerinin neden bu kadar popüler olduğunu onlara sorduk...

 

“Gayda İstanbul” projesi nasıl ve ne zaman ortaya çıktı, nasıl şekillendi de projeye dönüştü?

Fehmiye ÇELİK: Çalışmamızın adı “Gayda İstanbul” ve müziğimiz, arkasına Trakya, Balkan ve Çingene müziklerinin rüzgârını alarak ilerliyor. Saraybosna’dan istanbul’a uzanan bir coğrafyadaki ortak tarihin ve kültürün izleri söz konusu. Yüzyıllardan bu yana oluşmuş bir ortak hafıza var. Ve İstanbul, yaşadığımız şehir olarak, müziğimizde çok önemli bir yerde duruyor.

“Gayda” adı nerden geliyor?

AA: Gayda, aslında kamıştan yapılmış, çift düdük ve tulumdan oluşan, nefesli bir enstrüman. Trakya, Bulgar ve Makedon halklarının geleneksel bir çalgısı. Bu çalgının icracıları, genelde Balkan coğrafyasının yerli halkları olmuş. Buna karşın, göçebe Çingene müzisyenler tarafından da gaydanın sesi ya da gayda repertuvarı taklit edilerek yeni bir form ve üslûp yaratılmış ve buna da “Gayda havası” denmiş. Artık yaygın kullanımını yitirmiş durumda; ama gaydanın bu coğrafyada sembolik bir yeri var. Biz de, çağrışımlarından hareketle, isim olarak kullanalım dedik, tabii yanına İstanbul’u da ekleyerek.

Bu projenin müzik tasarımı nasıl başladı ve ekip nasıl oluşturuldu? Bunlardan bahsedelim biraz...

FÇ: Şimdi Balkan ve Çingene müziği denince olmazsa olmaz enstrümanlar vardır: keman, klarinet, darbuka, akerdeon ve hatta son dönemde brasslar (trompet, trombon, tuba)... Öncelikle bu enstrümanları, olanaklar çerçevesinde bir araya getirmek ve en önemlisi, bu kültürün içinden hareket etmek gerekiyordu. Ailem 1957 yılında, Makedonya’dan -Üsküp’e bağlı Usturumca Kasabası’nın Çanaklı Köyü’nden- göç etmiş Türkiye’ye. Dolayısıyla doğup büyüdüğüm çevre, Balkan göçmenlerinden oluşuyor. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarımızda, Folklor Kulübü (BÜFK) ve “Kardeş Türküler” konserlerinde, daha çok Balkan coğrafyasından şarkılar seslendirmem de yönlendirici oldu. Dolayısıyla, icrasına daha yakın olduğum şarkılar hep Anadolu’nun batısından, Balkanlardan ve Ege’den olmuştur. Zaman içinde Balkan ve Çingene müziği yapan müzisyenlerle tanıştık. Çingene müzikleri derken de şunu belirteyim: “Çingene” kelimesini kültürel bir kimlik olarak kullanıyoruz. Bu kültürel kimliğin altında Romanlar, Poşalar, Domaniler gibi halklardan söz etmek mümkün. Biz, daha çok “Batı Çingeneleri” diyebileceğimiz “Romanlar” üzerine odaklandık. İstanbul’da yaşayan Roman toplumuyla iletişime geçtik. Sarıköylü Tevfik olarak bilinen Tevfik Çekiç, Roman müziğine katkı sunmuş bir müzisyen ağabeyimizdi. Bize çok yardımcı oldu ve bizi yeni müzisyenlerle tanıştırdı. “Kardeş Türküler”in konser ya da albüm çalışmaları esnasında tanıştığımız ve Trakya-Balkan müzikleri alanında çalışan birçok müzisyen vardı ki, klarinet sanatçısı Serkan Çağrı bunlardan biridir. Onun da önemli yönlendirmeleri oldu. Böylece “Gaydacılar”, yavaş yavaş bir araya geldi. Mesela kemancımız Tevfik, Sarıköylü Tevfik Çekiç’in torunu. Dolapdereli Roman arkadaşımız Şükrü (Tırkış), klarinet; Kuştepeli Basri (Özkaraağaç) darbuka çalıyor. Bu arkadaşlarımızın dışında, ekibimizde Berkant (Çelen) elektrik gitar, Onur (Başkurt) davul, Ayhan bas gitar çalıyor. Deniz (Demirtaş) de vokal yapıyor.

Çokdilli şarkılar söylüyorsunuz konserlerinizde. Şarkılarınız neleri anlatıyor?

FÇ: Şarkılarımızı seçerken Balkanların o çokdilli, çokkültürlü, çokinançlı yapısını da göz önünde bulundurduk. Makedonca, Arnavutça, Boşnakça, Romanca, Rumca, Türkçe şarkılar söylüyoruz şimdilik. Bu diller değişebilir ya da çoğalabilir. Trakya-Balkan coğrafyasında Osmanlı’nın, buralara 500 yılı aşkın bir süre hükmetmiş imparatorluk etkileri var. Onun öncesi de Bizans... Her biri buralarda kalıcı izler ve kalıcı ortaklıklar bırakmışlar. Sadece müzikte değil; yemek kültüründen mimariye kadar her alanda... Şarkılardaki temalar arasında da bir akış ve geçişkenlik kurgulamaya çalıştık. Aşk, sevda, savaş, gözyaşı, mizah... Hayatın içinde ne varsa, şarkılarımızda da var.

Bugün Çingene kültürünün içinde yetişen ve bu doğrultuda müzik yapan epey müzisyen var: Hüsnü Şenlendirici, Kibariye, Dolapdere Big Gang, Laço Tayfa, Ciguli gibi... Sizin onlardan farkınız ne?

FÇ: Çingeneler dediğiniz zaman çok geniş bir coğrafya ve kültür söz konusu. Örneğin Adana’da yaşayanlara “Cano”, Erzurum’dakilere “Poşa”, Diyarbakır’dakilere “Mıtrıp” deniyor. Biz Saraybosna’dan İstanbul’a bir hat çizerken daha çok Batı bölgelerinden, Romanlardan bahsediyoruz. Roman müzisyenlerin hepsi, çekirdekten yetişme ve çok yetenekli. Doğuyorlar ve yanı başlarında keman, klarinet, darbuka, … oluyor. Ancak biz, Türkiye’de şunu da görüyoruz: Romanlar; Roman müziği özelliklerini temel alan ve Roman dilinde söylenen eserler üreten insanlar olmak yerine, daha çok burada yaşayan insanların beğenilerine hitap eden müzikleri (mesela arabesk ya da “Türk sanat müziği” olarak tabir edilen müzikler gibi) “icra edenler” olmuşlar hep. Stüdyo müzisyenlerine bakıyorsunuz, çoğu Romandır ve her biri virtüöz. Ayrıca, bir “Roman üslubu” var ve hepsi onu taşıyor. Öte yandan, kendi dillerini ve bu dildeki müzikleri çok fazla bilmiyorlar ya da bilseler de müzik piyasasındaki ürünlerine yansıtmıyorlar. Bu tür müzikleri kendi sosyal çevrelerinde icra ediyorlar.  Bugün Laço Tayfa, Hüsnü Şenlendirici, Selim Sesler, Serkan Çağrı gibi isimlerle birlikte daha özgün ve Roman ya da Trakya-Balkan müziği eksenli işler yapılmaya başlandı. Bizim bu tür çalışmalardan farkımız, bu işi dil çeşitliliğinden ve çokkültürlülükten taviz vermeden yapmaya çalışmamızdır, diyebiliriz.

Roman müzisyenler enstrüman icrasında çok başarılı. Fakat iş, kendi dilleri ve kendi kültürleriyle ilgili bir şeyler yapma noktasına gelince çekingen davranıyorlar, değil mi?

AA: Çok önemli Roman müzisyenler var; ama kendilerini kendi dilleri ve kültürlerinden ziyade, dönemin moda müzikleri üzerinden ifade ediyorlar. İstanbul’daki Çingenelere bakıyoruz, çok zor koşullarda yaşıyorlar. Kimsenin kolay kolay yapmak istemeyeceği işlerde çalışıyorlar; ama hayatlarının zor yönlerini anlatan bir şarkıya çok zor rastlarsın. Var aslında öyle şarkılar; ama seyircilere sunulanların hemen hepsi şen şakrak... Çingenelere, “Gırgıriye” yaklaşımlı, “şenlikli insanlar” bakışı hâkim Türkiye’de. Dizilerde, televizyon programlarında genelde yaşamlarının bu kısmı veriliyor sadece... Şarkıları gerçekçi bir şekilde öykülendirmek istiyoruz. Diğer yandan onlar da kendi dilleri ve yaşayışları üzerinden müzik yapmayı zorlasalar iş değişecek gerçekten. Nasıl ki bir Ermeni, Ermenice rock müzik yapabilmeliyse, Kürt birisi çıkıp Kürtçe rap yapabilmeliyse, Çingeneler de kendi dillerinde ve istedikleri tarzlarda müzik yapabilmeliler.

FÇ: Kendi dilinde şarkılar söylememenin şu sebepleri de var: Konuşma dilinin farklılığı, çok da gurur duyulacak bir öğe olarak algılanmıyor. Mesela o kültürden geliyorsan Roman’sın; ama o dili konuşuyorsan “Çingene”sin ve “Çingenelik”, ne yazık ki kolay kabul edilebilecek bir kimlik değil. Türkçe’deki günlük konuşma dilinde küfür olarak kullanılan, anlamca da kirletilmiş bir kelime. Öte yandan Roman erkekler, solistlikten ziyade enstrüman çalmaya yönlendiriliyorlar. Kız çocukları dans etmeye, erkekler enstrüman çalmaya teşvik ediliyor. Solistlik ya da söz söyleme, o kadar da önemsenmiyor.

Bundan sonrası için bir albüm düşünülüyor mu? Hedefleriniz neler?

AA: Araştırmacı bir müzisyen kimliği oluşturmaya çalışıyoruz. Bu doğrultuda arşiv ve derleme çalışmaları çok önemli bir yerde duruyor. Bu alanda yaptığımız kültürel çalışmaları kamusal alanda paylaşmak istiyoruz. Bir web sitesi kurduk: www.gaydaistanbul.com ve bu site aracılığıyla, yaptığımız araştırmaların mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmasını hedefliyoruz. Bir yandan, müzikal performansı geliştirmek amacıyla, bol bol konser vermek ve hatta olanaklar çerçevesinde hem Türkiye’de hem de Balkanlarda, bu tür müzik yapan müzisyenlerle birlikte çalıp söylemek istiyoruz. Müzikte de gelenekselin dinamik olduğunu kabul ederek üzerine yeni bir şeyler koymaya çalışmak şart. Beste ve söz çalışmalarını artırmak istiyoruz. Uzun lafın kısası, daha yapacak çok iş var. Tabii albüm de, bu süreçte önemli bir aşama. Önümüzdeki dönem, stüdyoya girmek gibi bir hedefimiz de var.