BASINDAN
“Gayda İstanbul”
Eylül 2009,
"Tavır" Dergisi
“... ‘Yol menzilin bir parçasıdır’ der, eski bir Çingene sözü. Biz de çıktığımız bu yolu, menzil eyledik. Yol boyunca neyi gördük, neyi anladık, neyi öğrendiysek bir yerlerde birileriyle paylaşabilmek umuduyla yanımıza kattık. Elinizde tuttuğunuz bu albüm, bugüne kadar süren yolculuğumuzda edindiğimiz birikimleri paylaşabilme adına tatlı bir mola, ferah bir durak yeri de oldu bizim için...” sözleriyle yayınladıkları “Gayda İstanbul/Balkanlardan gelen hep soğuk hava olmaz a!..” adlı albümlerinden yola çıkıp Gayda İstanbul’u biraz tanıyalım/tanıtalım istedik. Kimdi onlar, neyi amaçlıyorlardı, bahsettikleri yolculuğun menzili neydi... Hepsini öğrenelim/duyuralım istedik. Bu amaçla, Gayda İstanbul’dan solist Fehmiye Çelik ve bas gitarist Ayhan Akkaya ile sohbete oturduk. Aşağıdakiler konuştuklarımızdır.
Öncelikle yeni albümünüz hayırlı olsun diyelim ve hemen başlayalım. İlk olarak şunu sormak istiyoruz, Gayda İstanbul kimlerden oluşuyor?
Fehmiye: Gayda İstanbul’u anlatırken, “proje” olarak tanımlıyoruz, “bir müzik grubu” demiyoruz; orayı bir çalışma alanı olarak kodlayıp sürekliliğini sağlayabilmek amacıyla... Gayda İstanbul projesi, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)’nin müzik alanındaki son projelerinden biri. Temmuz ayında albümü çıktı. Proje aslında albüm sürecini de katarsak 3 yıllık bir emek-yoğun sürecin sonunda çıktı. Tabii bu sürecin bir öncesi de var ki, o önceliği BGST/Kardeş Türküler projesindeki birikimlerimiz oluşturuyor. Kardeş Türküler, kültürel çoğulculuğu eksen almış bir projedir ve bu coğrafyada yaşayan halkların müzikleri üzerine eğilmiştir. Dolayısıyla biz de biliyoruz ki bu coğrafyada Romanlar da yaşıyor, Boşnaklar da, Arnavutlar da, Balkan göçmenleri de... Kardeş Türküler aracılığıyla zaten yabancısı değildik bu yöndeki müziklerin, ama aradan geçen yıllar zarfında bu alanlarda biraz daha derinleşmek gerektiği üzerinde konuştuk ve bunun da ihtiyacını hissettik açıkçası. Ve işte 3 yıllık bir süreç, bir albümle somutlandı. BGST’den Ayhan Akkaya, bas gitarıyla ve aynı zamanda düzenlemeci/besteci kimliğiyle yer alıyor bu projede. Ben de solistliğini yapıyorum. Gayda İstanbul’un yürütücü sorumluları olarak, asıl ikimiz varız BGST’den. Ama BGST’li birçok arkadaşımızdan da fikir aldık, destek aldık.
Ayhan: Balkan, Çingene, Roman müzikleri üzerine bu alanda çalışan müzisyenlerle biraraya gelmeye çalıştık. Dolayısıyla biraz farklı ilişkiler kurmak gerekti. Daha önce Kardeş Türküler konserlerinden tanıştığımız Roman müzisyen, Sarıköylü Tevfik Çekiç vardı. Onun aracılığıyla, torunu çalışmalarımıza katıldı. Torununun adı da Tevfik ve keman çalıyor. Şükrü Tırkış klarnet çalıyor, Basri Özkaraağaç darbukacımız. Onur Başkurt davul, Berkant Çelen elektrik gitar çalıyor. Bu kadro ana soundu şekillendiren kadrodur; ama albümde bunun dışında epey katkıda bulunan arkadaşlar da oldu. Gerek bizim BGST’den arkadaşlar, gerek Roman müzisyenlerin kendi arkadaşları... Dolayısıyla albümde yirminin üzerinde enstrüman duyabiliyorsunuz.
Şunu diyebiliriz o zaman, Gayda İstanbul projesi BGST ile bağlantılı bir projedir.
Fehmiye: Elbette. Ve tabii ki Kardeş Türküler projesinde edindiğimiz birikimin de bu albümde bir yansıması var.
Ayhan: Zaten şu nokta önemli… Bir yandan Kardeş Türküler de devam ediyor ve biz orada da çalışıyoruz. Kardeş Türküler bütün odaklardan, halklardan örnekler sergilemeye çalışıyor. Ve bu hem çok ciddi, hem çok kuşatıcı, sıcak; konjonktürel olarak da Türkiye’ye çok uyan bir mesaj oldu aynı zamanda. Ama bunun yaşaması için, bir yandan da bu odaklarda derinleşmek, tabiri caizse “uzmanlaşmak” gerekiyor. Türkiye’de ne yazık ki böyle şeyler çok fazla yok. Örneğin Bir Çingene Enstitüsü yok, bir Ermeni Müziği Okulu yok. Bu tür işler yapan alternatif topluluklar dışında kurumsal fazla bir şey olmadığı için alternatif yolları zorlamaya çalışıyoruz. Bir yandan Kardeş Türküler devam ederken, diğer yandan da olanaklar çerçevesinde “alternatif okullaşma”ya gayret ediyoruz. Dolayısıyla, “uzmanlaşma” diyebiliriz uzun vadeli hedefimize... Türkmen müziği ya da Kürt müziği üzerine var mesela, yarın da Ermeni müziği, Çerkez müziği üzerine olur. Gayda İstanbul çerçevesinde ise Balkan, Trakya, İstanbul oldu. Yani, bizim de parçası olduğumuz bir coğrafya üzerinde çalışıyoruz.
Biz de bunu sormak istiyorduk. Yani Gayda İstanbul sadece Balkan, Trakya, Roman müziği üzerine mi çalışacak?
Ayhan: Gayda İstanbul’da beslendiğimiz kültürel iklim ya da yola çıktığımız coğrafya Balkanlar… Ama Balkanlar dediğimiz zaman, yaklaşık 15 ülkenin adı sayılır ki, Makedonya, Slovenya, Sırbistan, Kosova, Bulgaristan, Yunanistan ve hatta biraz daha yukarı çıkarsak, Romanya, Macaristan da var bu sınırlar içinde ve elbette Türkiye de var. Elinize Balkan haritasını alıp bakınca, mutlaka Türkiye’yi de görürsünüz, çünkü bu coğrafyanın doğal bir uzantısı. İşte buralarda dolaşan rüzgârlarla Trakya üzerinden İstanbul’a gelen kültürel bir iklim söz konusu. Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde olsun, daha öncesinde olsun, sınırların çok sık değiştiği, etkileşimlerin yoğun yaşandığı yerler. Biz de diyoruz ki, İstanbul da bu kültürün bir parçası. “Bu kültürün bir parçası değiliz; ama oralardan sevdiğimiz şarkıları söylüyoruz” gibi bir durum söz konusu değil. Bir parçası olduğumuza inandığımız bir kültürel iklimde çalışma yapıyoruz. Tabii ki bu alanda daha önce yapılmış çalışmaları da inceleyip örnek almak gerek. Bunun için de belli bir eğitim sürecine girdik. Ama bir yandan da kendimizi ifade edebileceğimiz besteler yapalım, kendi sözlerimizi yazalım ya da geleneksel bir şarkıyı yorumlarken kendimizden bir şeyler katalım istedik ki, “gelenek” dediğimiz yer müzelik bir alan olmasın. Geleneksel olan, bugünde de yaşasın diyoruz. Bu anlamda Gayda İstanbul, bestelere ya da söz yazma çalışmalarına, sound denemelerine açık ve ana iklim Balkanlar, Trakya ve İstanbul.
Albüm kapağında bu albüm bir birikimin sonucunda ortaya çıktı demişsiniz. Neler biriktirdiniz heybenizde?
Fehmiye: Albüm kapağında da dediğimiz gibi “yolu, menzil eyledik” ve açıkçası baktık ki heybemizde, Romanların hikâyeleri çok fazla birikmiş ve şarkılarımızı da ağırlıklı olarak o hikâyelerin birikmişliğiyle yazmışız. Özellikle İstanbullu Romanların çarpıcı gündemlerine tanıklık ettiğimiz için gördük ki, birikimimiz, Romanca besteler yönünden biraz daha fazla olmuş. Dolayısıyla onları hemen paylaşmamız gerekiyordu bu ilk albümde, çünkü gündemleri çok yakıcıydı. Yaşadıkları mağduriyetler, ayrımcılık, ırkçılık, kentsel dönüşümde uğradıkları zulümler… Sonra gerçekten “en aşağıdakiler”. Çok farkında değiliz belki; ama turistik bir bakışla eşzamanla ilerleyen bir ırkçı bakış var onlara dönük. Bugün Romanstar yarışmalarında “ne şirin, şeker insanlar” gibi veriliyorlar, kimlikleriyle ilgili bir sorun yaşamıyorlarmış gibi; ama aslında gerçeği yansıtmıyor bu. “Çingene” olmak çok zor, biz bu yolculukta bunu gördük. Bu kimliği hayatın her alanında özgürce yaşamayı bırak, gündelik yaşamda bunu zikretmek bile hiç kolay değil. Çünkü “Çingenelik”, arsızlıkla, hırsızlıkla, uğursuzlukla, her türlü çirkinlikle eşdeğer kılınmış. Çingene sözcüğü, bir küfür gibi kullanılagelmiş. Dolayısıyla onu bir kimlik olarak yaşayabilmek, o insanların bu kimlik içinde gündelik hayatlarını sürdürebilmeleri zaten mümkün değil. Ekonomik koşulları itibariyle de bu çok zor. Gerçekten “en aşağıdakiler”. Belki de bu ilk albümde, biraz ağırlıkla onların sesi olmak istedik; çok fazla seslerini duyuramamaları, bu albümde duyurma ihtiyacı hissettiğimiz konulardan oldu.
Ayhan: Çalışmamızın adına “Gayda” dedik. Gayda, Balkanlarla bütünleşmiş bir enstrüman aslında. Artık çok fazla kullanılmıyor; ama geçmişin bir simgesi durumunda. İstanbul ise, yaşadığımız yer. Ve “Gayda İstanbul” olarak biz, müziğimizi İstanbul’dan bakarak yapıyoruz. İstanbul’dan bakıldığında da o coğrafya öyle çok uzak bir coğrafya değil, tam tersi kendimizi içinde hissettiğimiz bir bölge, paylaştığımız bir kültür... Tabii ki Kuzey Amerika’dan da bir blues şarkısını dinleyip sevebilirsin ya da İspanya’dan bir flamenkoyu… Elbette o müzikleri dinlerken de buluştuğun noktalar olacaktır ve ortak sıcaklıklar yakalanabilir. Ama bizimki biraz daha farklı bir durum... Biz, Balkanlarda yaşanan hayatların bir parçası olduğumuzu düşünüyoruz; aynı iklimi paylaşıyoruz. Geçen hafta Almanya’da, Balkanlardan bir brass müzik topluluğunun performansını izledim ve düşündüm ki, bizim Dolapdere’deki müzisyen arkadaşlara ne çok benziyorlar. Müzikal icradaki üsluplardan, icra anındaki jest ve mimiklere kadar…Ya da Emir Kusturica’nın “Çingeneler Zamanı” filmine, Goran Bregoviç’in yaptığı müzikleri bir düşünün. O müzikler Türkiyeli dinleyicilerin hafızalarında öyle bir yer etmiştir ki, bütün bunlar, ortak bir hafızanın yarattığı buluşmalardır.
Diğer yandan, Balkan müziklerinin Türkiye’de bunca yaygınlaşmasında Çingene müzisyenlerin çok önemli rolü var. Mesela Kusturica’nın filminin isminin “Çingeneler Zamanı” olması bir tesadüf mü? Olmasa gerek. Sonuçta Çingenelerin, Balkanlardaki müziklerin gelişiminde, bir yerden bir yere taşınmasında ve icrasında çok büyük rolü var. Tabii ki “orada her müzik yapan Çingenedir” demiyoruz; ama Çingene müzisyenlerin baskın karakteri genelde az bilenen bir şey. Emir Kusturica, bu durumu epey bir günyüzüne çıkardı. O tipik Balkan soundu dediğimiz noktalarda, Çingenelerin büyük bir katkısı var. Biz aslında bu ilk albüm çalışmamızda bu noktayı, biraz da Türkiye açısından görünür kılmaya çalıştık.
Bizim burada da Çingeneler var ve elbette çok iyi müzisyenler. Bence arabesk müziği de en iyi onlar çalar, Rumeli müziklerini de, fasılları da, meyhane havalarını da... Ve ne yazık ki, genelde kendilerini kabul ettirmeye yönelik olarak piyasanın talep ettiği eğlendirici işleri yapmış oldular bu zamana kadar.
Biz de, madem bu kültürün bir parçasıyız, o hayatın içinden konuşalım, dedik. Bu anlamda da bu kültürel iklim, bu müzikler, oradaki müzisyenlik deyince, bizde de Roman kültürü bir adım öne çıktı. Peki Roman müziği, Balkan müziği Türkiye’de nereye oturuyor? Birikim diyorsun ya, peki nasıl oluşur bu birikim, bu insanlar neler çalıyorlar, ne söylüyorlar? Orada en dikkat çekici şey, her şeyi anlatıyorlar; ama kendilerini anlatmıyorlar.
Taksim’de ya da Nişantaşı gibi lüks semtlerde çiçek satan Roman kadınları herkes görür; ama yaşadıklarını kim biliyor? “Çiçekçi” şarkımız o tanıklıklardan doğdu. “Kağıthane” şarkımızda, “kağıt, cam, plastik” toplayan, yani çöp toplayan Romanlar var. Ekmeklerini çöpten çıkarıyorlar. “Buçuk” adında bir şarkımız var. 72,5 millet denir ya, “buçuk” Çingene olana karşılık gelir. Olur mu hiç insanların yarımı, buçuğu, çeyreği? İnsan, insana neler yapabiliyor aslında. İşte bütün bu şarkıları yaparken en büyük derdimiz, onların tabiriyle “sosyetik” olmamaktı. İçerden konuşmak gibi bir derdimiz var ve onlarla birlikte çalışarak bunu yapmak istedik. Proje dememizin nedeni de o. Onlarla beraber o üslubu koruyarak, geliştirmeye çalışarak hep birlikte yapmaya çalıştık. Sonuçta temada ya da ana çizgilerde Fehmiye’yle ikimizin bir yönlendiriciliği oldu; ama şarkıların çoğunu beraber yarattık.
Fehmiye: Kardeş Türküler’in “Hemavaz” albümünde ilk kez Roman havasına yer verdik ve o dönem, “Roman havaları söylemek size yakışmadı” diyen şaşırtıcı e-mail’ler geliyordu. İlginçtir, bunu söyleyen, aynı zamanda muhalif duruşuyla “her türlü ayrımcılığa karşıyım” diyen bir Kardeş Türküler dinleyicisi. Ama Roman kültürüne dönük böyle bir bakışı var. Ona göre, Roman şarkıları, “yoz, lümpen” şarkılar. Olabilir mi böyle bir şey?
Hani diyoruz ya, yolculuğumuzda neler biriktirdik. Romanca diye de bir dilin varlığına tanıklık ettik. Romanca, “abe, sarı gaci!” gibi ifadelerden ibaret değilmiş sadece, onu gördük. Gerçekten grameriyle, dil yapısıyla Hint-Avrupa dil ailesinden bir dil. Ama o dilde konuştuğun zaman Çingene kimliğini de kabul etmiş olduğun için o dili mümkün mertebe kamusal alanda çok dillendirmiyorlar, konuşmuyorlar. Yaşlılar, biliyorsalar da bilmiyoruz, diyorlar. Unutturmaya çalışıyorlar genç kuşaklara. Kendilerini aşağılayan ya da yok sayan zihniyetler nedeniyle, yok edilmeye mahkum edilmiş bir dil. Hani Ubıhca son yok olan dillerden biriydi ya Kafkasya dil ailesinden; Romanca da yok olmaya doğru gidiyor. Böyle olunca Romancayı da görünür kılmaya çalıştık. Sarıköylü Tevfik Çekiç, bu dili kullanan son temsilcilerden. Dolayısıyla Romancanın içinden şarkı sözleri yazmaya çalıştık. Bir de baktığımız zaman, şarkıları gündelik konuşma dilinin içinden yazıyorlar ve argoya çok yer veriyorlar. O geleneği de koruyarak, ama nasıl daha farklı bir şeyler yapabiliriz, nasıl güncele ve arzu edilen taleplere dair bir şeyler söyleyebiliriz diye, ona da kafa yorarak farklı sözler yazmaya çalıştık.
Ayhan: Bu müzikler Türkiye’de daha çok enstrümantasyon üzerinden tanınıyor. Bence sözlü ifade gücü biraz sınırlı...“Ben Romanım” demekten çekindikleri gibi, bu dili kullanmaktan da çekiniyorlar. Oysa insan, kendi dilini kullanamadan kendini en iyi nasıl ifade edebilir? Orada iş, biraz zorlaşıyor tabii ki. Biz, şarkı sözü yazma konusunun da biraz üzerine gidelim istedik.
Belki bu aşamada biraz anlatıcı gibi kalıyor olabiliriz. Çiçekçileri anlatıyoruz, mesela, Kağıthane’yi, Bumbum’u, Buçuk’u... Ama tabii ki zaman ilerledikçe bireysel temalar da devreye girecek: yalnızlığın ya da sevdanın türlü vechelerini de anlatmaya başlayacağız Örneğin Sulukule’ye gittiğimizde, Sulukule Roman Kültürünü Yaşatma Derneği başkanı bize “Biz de avukat olmak istiyoruz, biz de doktor olma istiyoruz. Niye hep çiçekçiyiz, niye hep kalaycıyız ya da enstrümancıyız?” diyordu. Bu durum da onun gibi bir şey. Müzikteki o şarkı sözlerinde kendini ifade etme anlamındaki bireyselleşme önemli bir gösterge. Türkiyeli müzikte, Türkçede bu oluyor, Kürtçede de oluyor; ama Romanlarda henüz olmuyor. Çünkü dil yok, kimliklerini saklıyorlar. Vatandaşlık hakkını alalı ne kadar oldu ki? Çok yakın dönemde...
Mesela Jasmine Dellal’in yönettiği bir belgesel var: Gypsy Caravan. Esma Recepova, Makedonya’dan bir Çingene müzisyen, bu belgeselde Çingenece, etkileyici şarkılar okuyor ya da İspanya’dan Antonio El Pipa, yaşadığı acıyı anlatan çarpıcı bir flemenkoyla yer alıyor aynı belgeselde. Farklı temalarda, farklı hikâyelerde aşklarını, hüzünlerini anlatıyorlar. Ve bunu ben Çingeneyim diyerek yapıyorlar. Biz bu noktaların biraz uzağındayız henüz.
Bu albüme nasıl hazırlandınız? Müzisyenlerle çalışırken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Ayhan: Balkan müziği alanında Kardeş Türküler çalışmalarımızdan gelen belli bir aşinalık var. Ben, bas gitar çalıyorum ve bu alan, benim de koşa koşa gittiğim, beni geliştireceğine inandığım bir alan. Tabii ki, bir proje olmak, bir topluluk olmak çok zor iş… Belli bir çalışma disiplini, belli bir ortaklık gerektiriyor. Kardeş Türküler kadrosuyla neredeyse 20 yıldır birlikteyiz; ama Gayda projesinde yepyeni arkadaşlarla biraradayız ve bir dil oluşturmak kolay değil. O anlamda, yine de epey bir mesafe kat ettiğimizi düşünüyoruz. Roman arkadaşlarımızın kendi kimliklerini keşfetmeleri açısından da ilginç bir deneyim oldu aslında. Bir de gönül ister ki, bu alanda bir okullaşma olsun. Örneğin Bulgaristan’da bir Çingene Enstitüsü var. Böyle bir şey burada olsa aslında, ilişkiler daha farklı olur. Bu genç arkadaşlarımız o tip enstitülere, okullara gitseler hem yeteneklerini çok daha fazla geliştirecekler, hem de bu buluşmaların önü biraz daha açılacak. Ama ne yazık ki henüz yok.
Fehmiye: Tabii şunu da söylemek gerek, çok oturmuş bir sound ve müzikal üslup üzerinden hareket ediyoruz diyemeyiz. Şu anda her şey bizim için bir tecrübe, bir arayış… Dil konusu zaten öyle. Şimdi bir cümle kuracaksınız diyelim ki, orada bin tane tartışma oluyor. Soruyoruz, sözlüğe bakıyoruz, bir dakika doğrusu bu, hayır bu diye tartışıyoruz... Balkanlar’daki Romanca ile İstanbul’daki Romanca arasında ufak tefek de olsa farklılıklar var. Hulasa, çok rahat çalışamıyorsunuz. Bazen kör topal ilerlediğimiz noktalar da oldu. Sonra, bu müzikleri stüdyoya sığdırmak öyle kolay değil. Hakikaten çoşkulu arkadaşlar ve her çalışta üslup farklılaşabiliyor, sololar da öyle… Evet, şarkılarımızda belli bir protest ruh var, ama Balkanlara özgü o coşkuyu da korumaya çalışıyoruz. Bu arada, inanın en keyiflisi konserlerde canlı çalmak ve orada dilediğin doğaçlamayı yapmak. Bu müziğin doğasında bu var. Emir Kusturica’nın ve Goran Bregoviç’in başarılı olduğu nokta da bu aslında. O doğallığı stüdyo kayıt ortamında çok iyi verebilmişler. Biz de belli bir ruh yakalayabildik elbette ama kat etmemiz gereken daha çok mesafe var. Tabii teknik olanaklar ya da piyasa koşulları da devreye giriyor. Ne kadar az zamanda bitirirsek o kadar iyi, ne kadar ucuza getirirsek o kadar iyi gibi şeyler de devreye giriyor günümüz koşullarında. Gönül isterdi ki hücum kayıt yapalım. Hatta kayıt sırasında birtakım sürpriz doğaçlamalar olsun… Bunu belli bir noktada yansıtabildik; ama bu yönde daha cesur olmamız gerek ve bu da ancak kadronun birbirini daha çok tanımasıyla, daha çok konser vermekle, deneyimle kazanılabilecek bir durum.
Ayhan: Evet, o coşkuyu, doğallığı stüdyo ortamına sığdırabilmek çok önemli. Stüdyo dediğin yer, dört yanı kapalı bir kutu; işte o kutuyu ağaçlar altında bir kır eğlencesine ya da şenlikli bir halk buluşmasına nasıl çevireceğiz? Bunun yollarına bakacağız. Belki ikinci albümde yurtdışında bir kayıt yapabiliriz; belki canlı bir konser performansının kaydını alabiliriz. Aslında albüm çıkmadan önce, bestelerimize yönelik tepkileri almak için 10-15 tane konser vermiştik ve sonra albüm kaydına geçmiştik.
Tepkiler nasıl? Merak ediyoruz, örneğin Romanlar nasıl buldu bu albümü? Neler diyorlar?
Fehmiye: Eş dost, beraber çalıştığımız arkadaşların aileleri, mahalleden tanıştığımız insanlar dışında, Roman dinleyicilerle çok bir temasımız olmadı. Zaten daha bir ay oldu albüm çıkalı. Gayda İstanbul’un resmi sitesi var: www.gaydaistanbul.com adresli. Buraya gelen mailler üzerinden ya da karşılaştığımız insanlardan genelde şöyle bir tepki alıyoruz: “İlk dinlediğimizde yabancılaşıyoruz; ikinci dinlediğimizde bir dakika burada farklı bir şeyler var, diyoruz. Albümünüzü, dinledikçe seviyoruz”. Böyle söyleyenler çok oluyor; hem tanıdığımız, hem de tanımadığımız insanlardan. Sonuçta biz bir arayış içindeyiz. O arayış da devam ettiği için ve bu çalışma daha bizim ilk çalışmamız olduğu için, gelen tepkiler bizim için çok değerli Genel olarak da aldığımız tepkiler olumlu. Biz, bu çalışmanın açtığı yeni kapıların ne olduğunu ya da hangi noktaların üzerine gidip geliştirmemiz gerektiğini tek tek not alıyor durumdayız şu anda.
Ayhan: Balkan coğrafyasında çok iyi müzisyenler var, solistlik anlamında, enstrümancı anlamında... Orada ne kadar çok buluşma yaşarsak, ne kadar çok derleme yaparsak, ne kadar çok konser verirsek, ne kadar çok dinlersek birbirimizi o kadar geliştirici olacak bizim için. Çünkü Türkiye’de sunulan koşullar belli. Maddi olanakların yönlendiriliciliğinde belli şeyleri yapmaya itiliyor insanlar. Onun dışına çıkmak, epey bir fedakârlık ve zaman istiyor. Yani çok uzun bir yol bizimkisi. Biz zaten hedefinize ulaştınız mı diye soranlara, albüm kapağına da yazdığımız Roman özlü sözünü hatırlatıyoruz: “Yol, menzilin bir parçasıdır.” Biz şimdi o yoldayız ve şu anda hedeflediğimiz menzilin bir parçasıyız, menzilin içindeyiz çünkü. Fehmiye’nin edebiyatsever bir yönü olduğu için böyle sözleri çok iyi bulur ve bu söz, gerçekten bizi en iyi anlatan söz...
Peki ne kadar sürdü bu albümü oluşturmak? Albüm çıkana kadarki süreçte neler yaşadınız?
Fehmiye : Proje kelimesini kullanmamızın en temel yanı da yeni kültürlere uzanmak, aslında yeni olmayan ama bilinmeyeni ortaya çıkarmak için çaba sarf etmek... Uzunca bir süreç, bir araştırma... Bu işin bir derleme ayağı, konser ayağı, albüm ayağı, kitabı, notaları var... İnternet sitesini zaten ilk başta kurduk, albümden önce sitemiz ortaya çıktı. Sulukule’de yaptığımız söyleşiler olsun, günlüğünü tuttuğumuz gelişmeler olsun bu alanda sürekli paylaşmaya çalışıyoruz. Kamusal paylaşım dediğimiz bir olgu var. Kendi başımıza bir şeyler yapmak değil de, yaptığımız şeyleri paylaşmaya çalışmak çok daha değerli bizim için. Kurumsallaşabilmek gerekiyor. Tabii işin somut bazı ihtiyaçları da var, fedakârlık da bir yere kadar, bir yerden sonra sıkıntıya giriyorsun. Ama alternatif yollardan bunu da aşmaya çalışıyoruz. Neticede, her zaman iş başa düşüyor.
Bu çalışmanızı bu ülkede yaşayan diğer milliyetlerden insanlarla buluşturmak, konser vs. gibi bir planlarınız var mı?
Ayhan: Zaten, müziğimizi sadece Boşnakların olduğu, Makedonların olduğu etkinliklerde icra edelim mantığı doğru olamaz. Bunlar da olacaktır elbette; ama farklı kesimlere hitap edebilmek, farklı yaşlardan farklı kültürlerden insanlara hitap edebilmek de çok önemli… Bir de aslında her alanda bu çalışmaların yaygınlaşması gerekiyor. Çerkesce, Lazca, Ermenice de yeni bestelerin yapılması gerekiyor.
Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Ayhan: Biz daha yolun başındayız ve bu çalışma mütevazi bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Neticede bu, coşkulu bir müzik ve belli mesajlar vereceğiz diye bu müziğin coşkusunu yok etmek müzikal olarak da, kültürel olarak da saygısızlık olur. Evet, Balkan halkları, en çok acı çeken halklardan. Coğrafyanın, sınırların en çok değiştiği, yerlerdir buralar. En son Karabağ’da, Kosova’da yaşananlar... Bu durum Latin ülkelerinin müziğinde de vardır, hüzne coşkuyla cevap veren bir gelenek çıkar karşınıza. Bu kültürü, Balkan halklarında da görmeniz mümkün ve neticede bizim derdimiz bir kapı aralamak.
Ekim başı gibi, bu çalışmanın konserleri başlasın istiyoruz. Balkan ülkelerine de turneye gitmek, ortak çalışmaları geliştirmek istiyoruz. İnternet sitemize yükleneceğiz bu aralar, www.gaydaistanbul.com adresine hazırladığımız yeni yazılarımız var, onları paylaşmak istiyoruz. Bu yolda devam edeceğiz.
Teşekkür ederiz...





