"İstanbul, bir büyük şehir... Geniş, uçsuz bucaksız... İstanbul'a Balkanlardan gelen, her zaman 'soğuk hava dalgası' olmaz a!..Göçmen kuşlar gibi insanlar da göçer gelir İstanbul'a..."

BASINDAN

 

“İnsanın Buçuğu Olur mu?”
Çiğdem Öztürk - Merve Erol

'Ağustos 2009, Roll Dergisi

 

Balkanlara en yakın duran, bizatihi o coğrafyanın parçası olan Türkiye'den Balkan müziği namına ses seda çıkmamıştı yıllarca. Gizli saklı geleneklerin üzerinden nisyan örtüsünü kaldırma işini üstlenen Kardeş Türküler, bu boşluğa da hafiften el atmıştı. Şimdi, vokalist Fehmiye Çelik ve basçı Ayhan Akkaya'nın marifetiyle Kardeş Türküler'den doğan Gayda İstanbul, ilk albümüyle parantezi genişletiyor, geleneksel Balkan ve Roman havalarına kendi sazını, sözünü, yorumunu katıyor. Çelik ve Akkaya, bir Balkan şehri olarak İstanbul'dan bildiriyor...

Kardeş Türküler Balkan ve Roman müzikleri hep vardı. Şimdi neden bu müziklere ayrıca alan açmak istediniz?

Ayhan Akkaya: Albümdeki şarkılardan “İbrahim” ve “Kağıthane”, Kardeş Türküler konserlerinden biliniyor. Konserlerde olanaklar çerçevesinde Türkiye’deki her kültürden birer ikişer şarkı çalıp söylüyoruz, ama zaman zaman ağırlık kayabiliyor. Misal, bir ara sadece Doğu’dan şarkılar söylediğimiz düşünülüyordu. Hal böyleyken bu kültürler üzerinde detaylı çalışma yapma fırsatı da her zaman pek olamıyordu. Birkaç yıl önce Feryal’in (Öney) biraz daha Orta Anadolu Abdal ve Türkmen müzikleri üzerine yoğunlaşan “Bulutlar Geçer” albümü çıktı. Bajar, Türkçe ve Kürtçede deneysel çalışmalar yaptı. Bizimki de Balkan, Rumeli, Trakya ve Roman müzikleri üzerine uzun vadede uzmanlaşmayı hedefleyen bir çalışma, bir tür alternatif okullaşma bu. Sınav, sınıf geçme gibi şeyler yok tabii. (gülüyor) Kardeş Türküler sonuçta bizim en eski, en çok bilinen ve üzerine en çok titrediğimiz projemiz. Gayda İstanbul, bu çerçevede belli bir alana daha fazla odaklanan bir çalışma.

Neden Balkan ve Roman müzikleri özel olarak ilginizi çekti?

Fehmiye Çelik: Kardeş Türküler’le çalışırken kültürlere, şarkılara eşit yaklaşmak, repertuar oluştururken dengeyi tutturmak önemli. Ama bu ülkede yaşayan milyonlarca göçmen var, aynı zamanda bu coğrafya Balkanlar’ın bir parçası, dolayısıyla onların müziklerini yansıtabilmek de önemliydi. Benim ailem Makedonya göçmeni, babamlar 1957 yılında Üsküp’ten gelip İzmit’teki muhacir mahallesi Mehmet Ali Paşa’ya yerleşmişler. Çok geç gelmişler, köyü en son terk edenlerden benim ailem. Yaşadıkları köy Makedon-Türk köyü, ama Türklerin ağırlıkta olduğu bir köy. Bu yüzden benim gönüllülüğüm ve heyecanım biraz daha fazlaydı.

Ailede senden önce müzisyenlik var mı?

Fehmiye: Abim ve ben heves ettik, o da akordeon çalıyor. Çocukluğumuzda düğünlerimiz için davul, zurna, klarnet hep İzmir’den gelirdi. “İzmir davulları” denirdi. Zaman içinde onları getirmek masraflı oldu, düğünler de bayağı uzun sürerdi, ama kulak hep o coğrafyanın müziğini istiyor. Biz de kendi müzisyenlerimizi yetiştirmeye başladık. Abim, askerliğini “Kevgir misin kardeşim” şarkısıyla tanıdığımız Erdem Alkın’la beraber bandoda yapmıştı. Askerlikte, Balkanlı olduğu için, akordeona heves etmiş. Bugün, göçmen düğünlerinde o da çalıyor. Ben de üniversitede başladım.

Evde nece konuşulur?

Fehmiye: Makedoncayı biliyorlardı, hatta eski Yugoslavya’daki bütün dilleri biliyorlardı. Rusça bile anlıyordu babam. Annem, ben 11 yaşımdayken öldü. Evde abimlerle kalınca, babam da gün boyu dışarıda olduğundan o dili öğrenemedim. Mahalle muhacir mahallesiydi, ama Türkçe konuşuyorlardı, ancak çocukların yanında özel mevzuları Makedonca konuşurlardı. (gülüyor) Babamı kaybettikten sonra nenemle yaşadım birkaç yıl, o hep göçmen şivesiyle konuşurdu. Nenemin dili geçmiştir bana.

Çocukluğundan taşıdığın bir şey miydi bu müzikler, yoksa üniversiteyle beraber yeniden bir keşif mi yaşamış oldun?

Fehmiye: Ben o geleneğin içinde büyüdüm, bilinçle olmadı. Evet, düğünlerde, aile meclislerinde bir araya gelince o şarkıları söylüyoruz, ama ben bir yandan da herkes ne dinliyorsa onu dinliyordum. Üniversiteye geldiğimde, aileden gelen solcu damar da olunca, Ahmet Kaya’lar, Grup Yorum’lar dinledim. Ama Kardeş Türküler’le biraz daha o geleneğe yönelip “bizde de böyle şarkılar varmış” dedim.

Sende de var mı muhacirlik?

Ayhan: Yok, ben Kayseriliyim. Gerçi 500 sene önce Fehmiyeler de Konya’dan gitmiş. Oradan hemşeri sayılırız. (gülüyor)

Fehmiye: Evet, Makedonya’da büyük dedemlere “Konyar” diyorlarmış, “acaba konup göçmekten mi geliyor” diyordum, ama Konyalı ya da Karamanoğulları’ndan olmaktan geliyor herhalde. Balkanlara ne zaman gitmişler bilmiyoruz, Üsküp’ün Usturumca kasabasına yerleşmişler. Türk Dili ve Edebiyatı okurken Orta Anadolu Türkçesini, mesela 13. yüzyıl Yunus Emre şiirlerini incelerken yakaladığım bazı sözcükleri nenem de kullanırdı. “Bir iş yapılacaksa ‘mısmıl’ yap” derdi. “Mısmıl”, Yunus Emre’nin bir şiirinde de geçiyor, “temiz, pak” demek.

Ayhan: Biz Fehmiye’yle müzikal olarak rahat anlaşırız. Başta yardımcı olmak üzere bu işe girdim, ama epey bir ilerledik. Balkan müziklerindeki bas gitar kullanımlarının da ilginç ve geliştirici olduğunu görünce, neden olmasın, dedim. Daha önce BGST Yayınları’ndan çıkan “45’lik Şarkılar” kitabı ve “45’lik Şarkılar” konser projesinde, “Kardeş Türküler” kitabının yayına hazırlığında, bazı belgesel müziği hazırlıklarında Fehmiye’yle birlikte çalıştık. Hepsinin etkisi ve birikimi buluştu. Bu projede Roman müzisyenler de devreye girdi.

Bektaşilik Makedonya’da yaşayan bir şey mi? Sizinkilerde Bektaşilik var mı?

Fehmiye: Melâmiliği yaşıyor bizimkiler, o da Bektaşiliğin bir kolu aslında. Orada çok yaygın Bektaşilik ve Melâmilik. Camileri varmış ama, “çok gitmezdik” diyordu babam. Fıkrada olduğu gibi, Bektaşiye sormuşlar ya, “içer misin?” diye, cümleleri yaya yaya “akşamdaaan akşamaaa” diye cevap vermiş. “Peki camiye gider misin?” demişler, hızlı hızlı “tabii tabii, bayramdan bayrama, bayramdan bayrama” demiş. (gülüyor)

Çocukluğunda düğünlerde çalınan şarkılardan albümde var mı?

Fehmiye: Tabii var, “Oğlan Oğlan” ve “Karanfil Beyaz”.

“Oğlan Oğlan”ın çeşitli versiyonları var. Mesela bir Stelyo Kazancidis versiyonu var, tam bir gey güzellemesi, sözler de farklı.

Fehmiye: Annemler onu kadın ortamlarında söylüyorlardı. Çocukluğumda kına gecelerinde hep o şarkıya sıra gelsin isterdim. Çok uzun ve eğlenceli bir şarkıydı. Kadınlar, bu şarkıda çok eğlenerek oynarlardı. “Oğlanın anası pide yapamaz / Oğlan gibi budala, karı bulamaz / Oğlanın elinde, lüver belinde / Oğlan çıkmış portaya, donlar elinde / Ay bu oğlan, ne budala oğlan” diye sürekli erkeklerle dalga geçen, ama en sonunda da “oğlan oğlan boynuma dolan” diye oğlanların gönlünü de alan çapkın bir şarkıydı. Annem çoğu zaman halay başıydı ve bu çok hoşuma giderdi. (gülüyor)

Başka bir gözle yeniden bakınca geçmişe ve aileye yaklaşımın değişti mi?

Fehmiye: Açıkçası hâlâ, bizim muhacır cemaati içinde sevdiğimiz bu şarkıları başkaları da sever mi gibi endişelerim var, çünkü yaygın değiller. Çoğunlukla Arif Şentürk’ten biliniyor bu şarkılar ya da TRT’de Yurttan Sesler’den “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” diye dinlediğimiz, bağlama eşliğinde çalınan Rumeli şarkılarıydı çoğu. Son dönemde Muammer Ketencoğlu’nun bazı uğraşları oldu. Kulaklar göçmen müziğine, Balkan müziğine çok da açık değil Türkiye’de. Ben bile ilk söylediğimde müzisyen arkadaşlarım “bu mu senin çok sevdiğin şarkı” diyebiliyor, şarkıyı ritm ve melodi açısından tekdüze bulabiliyorlar. (gülüyor) Aslında benim beynimdeki tınılar bambaşka, ama dışarı çıkan her zaman o olmuyor.

Senin ruhuna nasıl girdi bu şarkılar? Sen bir de basçısın ve bu şarkılarda ritm esas...

Ayhan: Çaldıklarıma yakın, hoşuma giden ya da geliştirici olabileceğini düşündüğüm şarkılar oldu. Ayrıca Roman müzisyenlerle çalışmanın da icracılık üzerinde epey bir etkisi oluyor, onlarla daha önce hiç böyle çalışmamıştım. Stüdyo ortamlarında karşılaştıklarım olmuştu, ama bu çalışma bambaşka.

Okullu müzisyenler neden her beraber çalışlarında Roman müzisyenlere hayran kalıyor?

Ayhan: Hayran kalınmayacak gibi değil ki. Artık nota da biliyorlar, çok güzel bir doğaçlama duyguları var. Ayrıca Fehmiye bazen bana, “sende de var bir Romanlık” diyor. (gülüyor) Bir aşinalık var tabii, ama 9/8 ya da Rumeli ve Balkanlara özgü tınılar herhalde herkesin içinde vardır biraz. Fehmiye “Karanfil Beyaz”ı ilk söylediğinde, ben de ağlayacak gibi oldum. Biz bu çalışmada solistin, bir düzenlemecinin yaptıkları üzerine şarkı söylemesi gibi bir durum olmasın diye uğraşıyoruz. Bazen istemesek de öyle oluyor, ama mümkün olduğu kadar herkesin kendini ifade edebileceği bir çalışma ortamı kurmaya çalıştık, ana iklim olarak Balkanlar’dan İstanbul’a uzanan bir coğrafyayı temel aldık.

Gayda İstanbul’un terkibi nasıl oluştu?

Ayhan: Başta Fehmiye ve ben bu işe aday olduk. İlk karşılaştığımız kişi yine Kardeş Türküler’le bir Açıkhava konserine çıkan Sarıköylü Tevfik Çekiç oldu. Fasıl ortamlarında epey adı geçiyor, yanında torunu, yeğeni, oğlu da var. Biri kanun, biri klarnet, biri keman çalıyor. Tevfik Abi demirciymiş, baba mesleği. Ama müzisyen olmak istiyormuş, bu yüzden babasından sürekli dayak yediği için Bandırma’daki köyünden kaçıp İstanbul’a gelmiş. Tanıştığımızda yanında 14-15 yaşlarındaki torunu Tevfik de vardı, hatta o konserde keman çalmıştı. Biz küçük Tevfik’i o gün gözümüze kestirdik. Tevfik Abi, “alın, eti sizin kemiği benim, onun için de güzel olur” dedi. Zaten bütün ailesini müzisyen yapmış, erkekleri tabii. Kadınları pek müzisyen yapmıyorlar.

Enstrüman çalan Romanlar arasında da pek az kadın var...

Fehmiye: Kızlar çengi olur, ama kızdan enstrümancı çıkmaz gibi bir bakış var. Tevfik Abi, küçük kızını dans etsin diye çok cesaretlendiriyor mesela. Erkek çocuklar doğar doğmaz enstrümana yönlendiriliyor, ama kız çocuklarının yastığının altına zil koyuyorlar ki iyi bir çengi olsun diye. Ama, Sulukule’de bir dönem “devriye evleri” varmış, buralardaki enstrümancı kadınları tanıyınca çok mutlu oldum. Hamam ya da kına eğlentileri gibi sadece kadınların girdiği ortamlar var. Oralara erkek enstrümancı sokamadıkları için kendilerini yetiştirmişler. Daire, def ve darbukayı gayet güzel çalıyorlar, hanendelik yapan da çok var. Çok güzel keman, cümbüş çalan yaşlı teyzelerle tanıştık, ama aynı kadınlar, erkeklerin de yer aldığı kamusal mekânlarda müzik yapamıyorlar.

Sarıköylü Tevfik’in başka konularda da desteği oldu mu Gayda İstanbul’a?

Ayhan: Kadroyu oluştururken, dil konusunda ve repertuar belirlerken çok yardımcı oldu. Bazen çalışmaya gelip dinliyordu, “sosyetik olmuş” dedi mi, hemen değiştiriyorduk çalışımızı. (gülüyor)

Fehmiye: “Alkış çok güzelmiş” dedi Tevfik Abi, bir konserden sonra. “Hep düğünlerde, meyhanelerde çaldığım için, ben, ancak bu yaşımda alkışı gördüm. Bari torunum alkışların lezzetini alsın, konserlere çıksın” dedi.

Ayhan: Torun Tevfik şu anda 17 yaşına geldi. Bu işe Fehmiye, Tevfik ve ben birlikte başladık, üç kişi deneysel çalışmalar yaptık. Bir Balkan ezgisini Tevfik’e çaldırınca enteresan şeyler çıkıyordu. Sonra darbukacı aradık, arkadaşı Basri’yi (Özkaraağaç) getirdi. Ritm ayağını geliştirelim derken Onur’la (Başkurt) tanıştık, kendisi Yıldız’da davul bölümünde okuyor, aksak ritmlere meraklı bir davulcu. Sonra üflemeliler için Serkan’a (Çağrı) gidip bize klarinette kimi önerebileceğini sorduk, o da Şükrü’yü (Tırkış) önerdi. Böylece kadro kuruldu. Fehmiye, Şükrü ve ben aldık stüdyodaki sorumluluğu. Dışardan trombon, trompet, akordeon, mızıka, askı davul gibi enstrümanlar geldi. Konuk müzisyenlerin hepsini bizim ekiptekiler seçti ve her şey tıkır tıkır işledi.

Fehmiye: Çok güzel bir müzikal dilleri de var kendi aralarında. Stüdyoda bir şey tarif ederken, Ayhan en iyi nasıl anlatırım diye en doğru akademik terimleri bulmaya uğraşıyor, Şükrü araya giriyor ve diyor ki, “abiciğim, bizim köy usûlü çalıyorsunuz, tamam mı”, her şey bir anda netleşiyor. (gülüyor)

Ayhan: Albüme başlamadan önce ilk konseri Ocak 2008’de verdik. Bir sürü yorum aldık, bizim için çok faydalı oldu o süreç. Ağırlıklı olarak üstyapıları, yani ezgileri Roman müzisyenler çaldığı için Roman müzikal tavrı daha belirgin olmaya başladı. Balkanlar’dan Makedonya’ya çıkıp fazla kuzeye ya da güneye gitmeden Trakya üzerinden İstanbul’a gelelim ve bunu İstanbul üzerinden yapalım gibi bir derdimiz vardı. Ama karşımıza hep Roman kültürü çıktı.

Balkanlı olmak ve Çingenelik nerede ayrılıyor peki?

Ayhan: Türkiye’de Roman kültürü ya da Çingene kültürü tam kabul edilemeyen, hep “buçuk” olarak sayılan ya da hiç sayılmayan bir kültür. Yakın zamana kadar “Anarşistler ve Çingeneler sınırdan içeri alınmaz” tarzı yasaklarla boğuştuğumuz bir ülkede yaşıyoruz.

Ya da bu kültür romantize ediliyor, oryantalist bir bakışla yüceltiliyor...

Ayhan: Evet, bizi eğlendiren, sevdiğimiz müzikleri iyi icra eden insanlar olarak çıkıyorlar karşımıza. Ama nasıl bir hayatları olduğunu kimse düşünmüyordu yakın zamana kadar. Özellikle arabesk ve fantezi müzikteki kırmaları çok iyi yakalayan, Mısır müziğini de çok iyi icra eden insanlar olarak biliniyorlar. Buradaki romanların şarkıları, Bosna’daki bir Sevdalinka şarkısı gibi değildir. Klarinet ve keman gibi enstrümanlarla yapılan süslemeler de bayağı farklı. Esma Redzepova Kardeş Türküler konserine geldiğinde konuk müzisyenlerle daha çabuk ilişkileneceklerini düşünerek klarnetçimizle kemancımızı da çağırdık. Ama Esma’nın akordeoncusunun yaptığı süslemelerle bizim klarnetçinin yaptıkları çok farklıydı ve o buluşma bizim için çok önemliydi, sonuçta “İstanbul” dememizin nedeni de o. Burayı bırakıp oradaki müzikleri öğrenmeyi ve icra etmeyi deneyelim gibi bir eğitim çalışması tarafı var işin, ama bir yandan burayı da düşünüyoruz, çünkü burası da Balkanlar’ın bir parçası. Oradan gelen soğuk hava dalgalarını sürekli karşılıyoruz, ortak yemeklerimiz, ortak bir kültürümüz var. İkincisi, kendi hayatlarımızdan bir şeyler koymaya çalışıyoruz. Kağıthane’ye gidince kâğıt ve çöp toplayanları gördük, içler acısı bir durum. Ya da Sulukule’de evler yıkılıyor. Mesela Taksim’de çiçekçiler var, ama Romanlara sorduğun zaman kimse “ben çiçekçiyim” demek istemiyor, çünkü hor görülen bir şey. Hayatlar çok zor.

Fehmiye: Hemen az ötemizde,Dolapdere’de, Tarlabaşı’nda, Kağıthane’de Edirnekapı’da, Sulukule’de yüzlerce Roman yaşıyor, ama yoklar. Çok güzel kamufle ediyorlar kendilerini ya da biz görmüyoruz onları. Biz bu projede bu hayatları görünür kılmak istedik. Elli yıldır geçimini çöpten sağlıyor bu insanlar, elli yıldır her gece sabaha karşı, çöpçüler çöpleri toplamadan önce, onlar bütün şehrin çöplerini dolaşıyorlar. Kâğıt, plastik, teneke toplayıp ekmek parası çıkarmaya çalışıyorlar ve çevreci bir iş de yapıyorlar aynı zamanda.

Çingene deyince de aslında tek bir kültürden bahsedemiyoruz, değil mi? Türkiye’dekiler bile bölgeden bölgeye farklılık gösteriyorlar...

Ayhan: O aslında çok önemli ve cesaret isteyen bir çalışma. Bildiğimiz kadarıyla Adana’daki Çingenelere Cano, Diyarbakır’dakilere Mıtrıp, yukarıda Erzurum’dakilere Poşa deniyor. Domaniler, Romaniler, Lomavrenler var. Orta Anadolu Abdallarının da aynı kültürden geldiğini söylüyorlar.

Fehmiye: Çingene kültürü daha geniş, hepsini kuşatan bir şemsiye gibi. Hangi yüzyılda yola çıktıkları tartışmalıysa da, Hindistan’dan yola çıkmışlar, güney ve kuzey olmak üzere iki koldan Batı’ya doğru ilerleyerek dünyaya yayılmışlar. Göçebe Çingenelerin, geçtikleri toplumların kültürleriyle hemhal olduğunu biliyoruz. Göç yollarında üç kola ayrılıyorlar ki, üçünün de bizim coğrafyada mevcut olduğu söyleniyor: Romlar, Domlar ve Lomlar. Lomlar’a Poşa da deniyor, dillerinde başta Ermenice olmak üzere Kafkas dillerinin etkisi var. Zanaatkâr, göçebe bir toplum. Biraz daha Güneydoğu’ya gidilince yine zanaatkâr Domlar, yani Mıtrıplar var. Zaten Abdallar da, etnik köken konusu tartışmalı olsa da, zanaatkâr, müzisyen ve göçebe yaşam tarzlarıyla aynı kültürel şemsiye altında yer alıyorlar.

Fehmiye: Her birinin kültürü deniz derya. Romlar da Batıda yerleşmiş ki, Hint Avrupa dil ailesinden olan Sanskritçe temelli Romanes dilini en iyi koruyanların Romlar olduğu söylenir. Macaristan, Romanya ya da Makedonya’da yaşayan Romanlar, bizim Romanlarla anlaşabiliyorlar bu dilde. Bunu da Fatih zamanında, bugünkü Sulukule civarlarında bir bölgenin Çingenelere Mir-i Kıptiyanlık olarak verilmesine bağlıyorlar. Bu Çingene sancağında ya da beyliğinde yaşayanlar demirci, muhtemelen Osmanlı ordusunun kılıçlarını, kalkanlarını dökmüşler ve bir özerklik elde etmişler. Bu özerklik içinde dillerini, geleneklerini korumayı başarmışlar.

Ayhan: Macaristan’dakiler biraz Macarlaşmış, Orta Anadolu’dakiler Türkmenleşmiş, kuzeydoğudakiler Ermenileşmiş… Cesaret ister dediğim şey, işte bütün bu incelikleri ayıklayabilmek. Ayrıca bir yandan öyle şeyler yapalım ki, bu kültürler bugünde de yaşasın. Öbür türlü, nostaljik, müzelik bir şeye dönüşme riski doğuyor. Son dönemde Hüsnü Şenlendirici ortamı canlandırdı, ama sözlü, besteli, bu geleneğin içinden yeni şeyler yapan çok fazla topluluk ya da proje sayamayız Türkiye’den. Biz yeni bir şeyler yapmaya çalıştık, ama bunlar belki çok rahat kabul edilmeyecek temalar oldu.

Mesela?

Ayhan: Örneğin “buçuk” olma bestesi. “72,5 halk vardır” denir ya, “buçuk” Roman olanı temsil eder. “Olur mu hiç insanın buçuğu, çeyreği” sözlerinden yola çıktık ve şarkıyı Türkçe-Romanca sözlerle yazdık. Romanca, artık neredeyse yok olmak üzere, en son 150 sene önce bir sözlük hazırlanmış ki, bu sözlük de yeni yeni ortaya çıkyor. Roman dili, Çingene gerçeğini de vurguladığı için ve Çingene kimliği, ırkçı-ayrımcı yaklaşımlarla kirletildiği için, Romanların kendisi tarafından da reddedilen ya da unutturulmaya çalışılan bir dil ve biz bu dilde şarkılar yazmaya çalıştık.

Fehmiye: Yazdığımız sözler, çarpıcı tanıklıklarımızdan beslendi.Kağıthane’de teneke mahalleleri yıkıyorlardı, ama insanların gidecek başka yerleri yok. Şarkıdaki “Kağıthane yollarında Roman olduk, duman olduk / Ne gören var, ne bilen var / Unutulduk, yalan olduk” sözleri bu şekilde çıktı. “Çiçekçi” de Taksim’deki çiçekleri anlatıyor. Kendi aralarında birbirlerine bakışta da sorun var. Mesela çiçekçiler,çöp toplayıcıları hor görüyor. Müzisyen Romanlar da çiçekleri hor görüyor. Müzisyen olmak, “asil Roman” olmak demek, ama dertleri, mağduriyetleri o kadar ortak ki.

Ayhan: Mesela BGST’deki Bajar projesinde, “herkese ev yapıyoruz, ama bizim evimiz yok” diyen Kürt inşaat işçileri anlatılıyor. Burada da, “müziğimizle herkesi eğlendiriyoruz, çiçek satıyoruz, ama çiçekten bir dünyada yaşamıyoruz” diyen Romanlar var. Balkan-Trakya-Roman müzikleri deyince bu tür temalar biraz yabancılaştıracak belki insanları, ama gerçek.

Fehmiye: Biz şarkı sözü yazmaya çalışınca başka şey çıkaramıyorduk ki. Bence tanıklıklarımızdan kaynaklı. Enteresan olan, kendi yaptıkları şarkılarda bu kadar acıyı, mağduriyeti, ayrımcılığı dile getirmiyorlar. Evet, “romantize ediliyor” diyoruz ve Romanlara dair gerçekten turistik bir bakış var ama, bir yandan da hakikaten şarkılarında “vur patlasın, çal oynasın” tadı da var. Mesela albümde çeşitlemesini yaptığımız “Kudur”un orijinal sözleri, “size annemi göndereceğim, ablanı isteteceğim, kendime gelin edeceğim” bağlamında gidiyor, ama bir yandan da “kudur” diyor. Kudurmak lâzım, çünkü gerçekten isyan edilesi bir ortamda yaşıyorlar. “Kudur”un doğasında böyle bir yapı varken, bağışlasınlar ama, bu şarkıya iki çift protest söz ekleyelim, dedik.

Ayhan: Coşkuyu kaybetmeden hayatı bir ti’ye alma durumları var, onu da fazla kaybetmeyelim, istedik. İnsanın kanını kaynatan bu şarkıları ölümcül hale getirmek de doğru olmazdı tabii. Mesela “Bulgaristan Muhacırları” Nevizade’de çok hızlı bir şekilde çalınıp söyleniyordu, ama “Bulgaristan muhacırları / Geçiyorlar sınırları / Ağlıyorlar çocukları / Kuruyorlar çadırları” gibi sözleri var. Biz onun temposunu düşürdük. Orada göç, yoksulluk, evlerin yıkılması, hayat zorluğu var. Sonuçta Balkan coğrafyasında savaş binlerce yıldır sürüyor. Albümdeki “Bum Bum” da, Türkçe-Romanca yazıp bestelediğimiz savaş karşıtı bir şarkı.

Fehmiye: Bu toplum barış istiyor. Bu kirli savaşlarda ölenler sadece Kürtler ve Türkler de değil, Çerkes, Gürcü, Laz, Roman da ölüyor. Bir yandan Roman mahallelerinde ciddi ülkücü örgütlenmeler var. Kürtler ve Romanlar karşı karşıya getiriliyor. Ben çok gidip geldim o mahallelere, “neden savaşlara muhalif bir şarkıyı Romanların dilinden yazmayalım” derken ortaya çıktı bu şarkı.

Ayhan: Sözler protest ama bir yandan da, şarkıyı dinlediğiniz zaman ezgiler çok eğlenceli, vokalle perküsyonun atışması var. Mesela Gogol Bordello’yu çok sevmiştik, bu şarkıda onun da bir etkisi var açıkçası. Son derece politik temaları çılgın bir ruh haliyle ve biraz da mizahi bir tonda seslendiriyorlar. Ama bir yandan da Taraf de Haidouks, Mahala Rai Banda, Şaban Bayramoviç, Esma Redzepova var. Sevdalinkalar ya da İva Papazov’lar var. Bunlar sürekli uçuşuyor, kendi temalarımızı ararken böyle bir buluşma ortaya çıkıyor.

Bu müzikal taban üzerinde yürürken albümdeki klasik temaların yerine kişisel bir şarkı yazılabilir mi?

Fehmiye: Tabii ki yazılabilir, yazacağız da inşallah. Balkanlar’da ya da oradan biraz yukarıdaki İspanya’da yaşayanÇingenelerin ayrılığı ya da sevdayı anlatan çok güzel, çok yakıcı şarkılar var.

Ayhan: İster istemez bazı yerlerde anlatıcı pozisyonunda kalabilirsiniz ya da bu bir tercih de olabilir. Kendinizi hadisenin içine koyarak hissedebildiğiniz yerlerde ise bireysellik biraz daha artıyor. “Kağıthane” ya da “Çiçekçi”de anlatıcı konumuna yakın durmuş olabiliriz, ama “Buçuk” ya da “Bum Bum”da biraz daha işin içinde olabiliyoruz.

Bajar’ın Kürt müziğine yaklaşımıyla Gayda İstanbul’un Balkan müziğine yaklaşımını karşılaştırabilir miyiz? Gayda İstanbul’un sound’undan, sözlerinden daha serbest bir rock grubu çıkar mı?

Ayhan: Gayda İstanbul’da, rock, reggae, ska gibi farklı formları denemeye açık bir perspektif var aslında ve mevcut sound, nasıl bir yere evrilecek, onu biraz da süreç gösterecek.Şu an itibariyle Bajar projesi, içine kendi bireysel duruşunu da kattığı şarkıların daha ağırlıkta olduğu bir müzik yapıyor. Kürt müziği ve Kürt kültürünün durumu daha farklı tabii, orada yıllardır süren aktif bir mücadele var ve bu durum, kendi birikimini de oluşturuyor. Balkan tarafındaysa, elbette köklü bir gelenek var, ama buralarda henüz daha yolun başındayız, galiba.

Mahallelere niye gidiyordunuz?

Fehmiye: Bizim çalışma tam da kentsel dönüşüm projelerinin tartışıldığı bir döneme denk geldi aslında, toplumsal arka plan çalışması yapma niyetiyle gittik o mahallelere. Oradakilere çok büyük mağduriyet yaşatıldı. Bugün Sulukule dümdüz edildi, Romanların neredeyse tamamı mahalleden sürüldü. Bu çok anti-demokratik bir şey. O mahalleyi güzelleştirirken, bunu bin yıldır orada oturan o insanlarla yapmak gerek. Oradaki dayanışma eylemlerinde yer aldık. Bir sürü insanla tanıştık, ve tabii bu yaptığımız işlere de yansıdı.

Bir yandan Sulukule’den Romanları sürerken diğer yandan İstanbul 2010 projesi televizyonlarda, düzenlediği konserlerde çeşitli boyutlarda Roman güzellemesi de yapıyor.

Fehmiye: Evet ve bu çok acıklı. İstanbul’un en güzel yüzü diye gösterip diğer yandan hayatlarını mahvediyorsun ve “ne çirkin insanlarsınız” deyip kovuyorsun onları.

Peki bu kentsel dönüşüm Romanları müzikal olarak nasıl etkiliyor?

Ayhan: Tanınmaları açısından bir şeyler oldu. Sulukule Orkestrası’nın “Tokmakla” adlı şarkısı epey bir meşhur oldu mesela bir dönem.

Fehmiye: Tony Gatlif, Eugene Hütz Sulukule’ye geldiler. Hüsnü Şenlendirici, Sezen Aksu falan da destek verdi.

Ayhan: Önümüzdeki dönemde kentsel dönüşümün müzikal etkilerini göreceğiz, şimdi konuşmak için erken. Şu anda sadece Sulukule’den uzaklaşma söz konusu, sıra Dolapdere ve Tarlabaşı’na geldi deniyor. Sulukule’de yaşananların çok benzeri İtalya’da da yaşanıyor aslında, orada da inanılmaz ırkçı baskılar ve şiddet söz konusu. Geçenlerde Kardeş Türküler’le gittiğimiz bir yurt dışı festivalinde sokakta çalan bir Balkan brass grubunu izledim. Baktım aynı bizimkilere benziyorlar, hareketler, tavırlar aynı. Çalarken melodideki usûlü yanındakine tarif edişi aynı. Oradaki organizatör Bulgaristan’dakilerin durumunu anlattı, Çingeneler orada da vatandaşlığa kabul edilmiyorlarmış.

Buradan farklı olarak oralarda Roman hakları mücadelesi daha eskiye dayanıyor ama...

Fehmiye: Evet, burada henüz çok yeni. Bence, zor bir mücadele olacak. Kardeş Türküler projesinde bile, ilk Romanca şarkı söylediğimizde “Roman havaları yakışmadı size” diye kınama mailleri geliyordu. Ayrımcı zihniyetin, bir başka vechesi. Roman havası okumayı, “bayağılaşmak” olarak görüyor, inanılmaz bir şey.

Ayhan: Eski Yugoslavya zamanında ve Romanya’nın eski dönemlerinde bir okullaşma olmuş, bu da brass kültürünü hayli geliştirmiş. Türkiye’de bu tarzın ve çalış şeklinin kabul edilmesi çok yeni. Mesela bizim tromboncu konservatuara kabul edilmiş, ama yeni oluyor bunlar. Fakat Tevfik gittiğinde kemanı farklı tutuyor diye sınıfa bile almamışlar. İnsan konservatuarda Çingene müziği, Ermeni müziği, Azeri müziği gibi bölümler görmek istiyor, fena mı olur?

Duvar yıkıldıktan sonra Balkan müzikleri daha görünür hale geldi, çok popüler oldu dünyada. Herkes Shantel’le, Gogol Bordello’yla dans ediyor, Firewater gibi ilginç örnekler var...

Ayhan: Evet, aslında ‘70’lere kadar gidiyor bu etki. “Kavanoz Dipli Dünya” gibi şarkılar var. Ayrıca “Çingeneler Zamanı” filminin ve Fanfare Ciacorlia, Koçani Orkestar gibi grupların etkisi yadsınamaz. Yine de Türkiye dünyaya göre biraz daha geç alıyor bu tip şeyleri.

Albümden önce verdiğiniz konserlere gelen Romanlar ve muhacirler ne tür tepki verdiler?

Fehmiye: Kasımpaşa meydanında bir konser vermiştik, çok şaşırdılar. Biri “şarkıları nece söylediğini biliyor musun?” diyerek yaklaştı. (gülüyor) Biliyorum, dedim. Kendi anadilini, Roman olmayan birinden duymak çok şaşırtmış. Beni bir köşeye oturttu ve şarkıdaki bazı Türkçe bölümlerin Romancalarını da öğretti bana.

Ayhan: Yaptığımız müziğin kabul gördüğünün en büyük göstergesi çalarken birilerinin dans etmesiydi bence, iki-üç kişi sahneye fırladı.

Senin İzmit’teki mahallen ne diyor bu işe?

Fehmiye: “Biraz daha Makedonca ve Rumeli türküleri olsaydı daha güzel olurdu, ama bu da güzel olmuş” dediler. (gülüyor) “Karafil Beyaz”ı, “Oğlan Oğlan”ı, “Kavakta Turna Sesi Var”ı çok beğendiler tabii ki.

Albümde kullanılan enstrümanlar arasında gayda yok. Albümün ismi nereden geliyor?

Ayhan: Gayda ilk başta İskoç gaydasını çağrıştırıyor, ama Karadeniz’de de tulum var. Balkanlar’da, yine gayda adıyla biliniyor. Balkanlar’daki gaydanın özü hayvan derisine bir kamış konması. Zamanında çok yaygın bir enstrümanmış, ama çok da pratik değil. Her tondan çalamıyorsunuz, şişirmeyince derisi kuruyor. Çok dolaşan da bir enstrüman. Ama orkestrasyon geliştikçe, keman, klarinet yayıldıkça, işin içine brass’lar da girerek ağırlığını artırdıkça, gaydanın orkestrasyon içindeki yeri de azalmış. Yıllar içinde bir form olarak kalmış, “gayda havası” deniyor, Balkan gaydası, Bergama gaydası, Bandırma gaydası, Trakya gaydası gibi tanımlar var. Bulgaristan’da ve Makedonya’da da form olarak yaygın. Bizim için sembolik değeri var, o yüzden ismi öyle koyduk.

Fehmiye: Bir de dağlık yerlerde çok güzel tınlıyormuş gayda. Gaydanın sesi hep kulaklarda kalmış, hep taklit edilmiş bu nedenle. Gaydayı bizimkiler müzik anlamında da çok kullanır. Nenemler, “hadi tuttur bir gayda” ya da “kayde” derler. Tarlada çalışırken Sırp kadınları, Vlah kadınları öyle bir tutturuyormuş ki gaydayı, “o dağlar çınlıyordu” diye anlatırlardı.