"İstanbul, bir büyük şehir... Geniş, uçsuz bucaksız... İstanbul'a Balkanlardan gelen, her zaman 'soğuk hava dalgası' olmaz a!..Göçmen kuşlar gibi insanlar da göçer gelir İstanbul'a..."

ARAŞTIRMA-İNCELEME

 

PROJEYE DAİR NOTLAR*...

Hazırlayan: Ayhan Akkaya - Fehmiye Çelik

• “GAYDA İSTANBUL”** projesi, Kardeş Türküler ve 45'lik Şarkılar çalışmalarında edinilen deneyimlerin ve İstanbul'da yaşayan Çingene müzisyenlerle yapılan çalışmaların ışığında, Balkanlardan Trakya’ya ve oradan İstanbul’a uzanan kültürel iklimin müzikal izlerini sürmeyi ve bu izlerin yol göstericiliğinde, güncel temalar ve yeni müzikal ifadeler geliştirmeyi hedeflemektedir...

• Gerek Balkan coğrafyasında yüzyıllardır yaşamakta olan halkların geleneksel kültürleri, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun bu toprakların kültür ve tarihi üzerinde beş yüz yıldan fazla süren etkisi, gerekse buraları, yüzyıllar boyunca adeta ikinci bir anayurt edinmiş Çingenelerin bu kültürlere katkıları hesaba katıldığında, bu coğrafyadaki kültürel zenginliğin arka planı daha rahat anlaşılabilecektir...

• Bu projede, “Balkan coğrafyası" ile kastedilen, Avrupa kıtasının güneydoğusunda yer alan topraklardır. Günümüzde bu coğrafya içinde yer alan devletler Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek'tir. Türkiye de, gerek Balkan Yarımadası’na uzanan toprakları gerekse tarihi kültürel bağları nedeniyle, zaman zaman bir Balkan ülkesi olarak da anılmaktadır...

• Balkanlar, Avrupa’nın görece yoksul, geri kalmış ve sorunlu yerlerinin başında gelir. Tarih boyunca Avrupa'nın hiçbir bölgesi Balkan yarımadası kadar saldırı, istila ve işgale uğramamıştır. Bölge Persler, Makedonyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Sırplar, Osmanlılar, Avusturyalılar ve daha başka uluslar tarafından uzun yıllar boyunca yönetilmiş ve Balkanlar'ın yerli halkı olan topluluklar, kısa süreli dönemler hariç, tarih boyunca hep başka milletlerin idaresi altında yaşamışlardır. Bu anlamda, bu topraklarda birçok farklı kültürün etkisini görmek kaçınılmazdır...

• Muhacir ya da Trakya ve Marmara bölgesindeki günlük konuşma dilinde kullanıldığı haliyle “macır”, 1800’lerin sonundan 1980'lere kadar, çeşitli Balkan ülkelerinden Türkiye’ye göçenler için kullanılan bir adlandırmadır. Osmanlı’nın 1300'lü yıllarda başlayan Balkan egemenliği boyunca, Anadolu'dan bu topraklara epey bir göç olmuş ve Balkan coğrafyasında yaşayan diğer halklarla kaynaşan ve zaman içinde, “periferide Anadolu - merkezde Balkan” karakteri kazanan yeni bir kimlik ve kültürel oluşum ortaya çıkmıştır. 1878 Berlin Kongresi sonrası, bu topraklardaki Osmanlı egemenliğinin inişe geçmesiyle birlikte, süreç büyük ölçüde tersine dönmüş ve daha çok din -Müslüman olmak- ölçüt alınarak Anadolu’ya kitleler halinde göçlerde ifadesini bulan büyük bir transformasyon yaşanmıştır...

• Türkiye'ye göç eden muhacirler, doğdukları Balkan topraklarında edindikleri meslekler temel alınarak, Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilmiştir (Örneğin, Makedonya’da tütüncülükle ya da bağcılıkla uğraşanların, Anadolu’da da bu mesleklerini sürdürmeleri amacıyla, daha çok tütün ya da üzüm yetiştiriciliği yapılan bölgelere yerleştirilmeleri gibi...) Özellikle Bursa, Balıkesir, Kocaeli, Adapazarı, İstanbul, Manisa, Kütahya, İzmir, Eskişehir, Edirne, Tekirdağ, Çanakkale, İznik ve İnegöl, Balkanlardan yaygın göç alan merkezler olarak öne çıkar. Bu göçler neticesinde Anadolu’ya yerleşen Balkan muhacirleri, yüzyıllar boyu Balkan coğrafyasında edindikleri kültürel birikimleri; tarihlerini, masallarını, yemeklerini ve tabii ki şarkılarını da beraberlerinde getirmişlerdir...

• Kültürler, inançlar, diller ya da etnik kimlikler bağlamında büyük bir çeşitliliğin yaşandığı bu coğrafyada yaşayan halklar hakkında net bir harita üzerinden konuşabilmek o kadar kolay değil. Zihinlerde genel bir fotoğraf oluşturabilmek adına, Balkanlarda yaşayan Müslüman ve Hıristiyan halklar arasında; Pomak, Boşnak, Torbeş, Şiptar, Makedon, Sırp, Hırvat, Türk, Arnavut, Rum, Toska, Geg ya da Gega, Torlak, Şop, Roman, Ulah, ... sayabiliriz...

• Çingeneler için Balkanlar, Hindistan’dan İspanya’ya kadar uzanan tarihi yolculuklarının önemli duraklarından birini oluşturur. Gittikleri her bölgede olduğu gibi, burada da kendilerini kabul ettirmeye çalışmışlar ve “kabul edenler”e karşı şükran borçlarını ödemek için de, bütün yeteneklerini sergilemişlerdir. Müzik alandaki hâkimiyetleri ve yetenekleri ile dünya çapında ün yapmış olan Çingeneler, falcılık gibi daha çok “dil becerisi”ne dayalı işlerin yanı sıra, "el becerisi"ne dayalı işlerde de (demircilik, çanakçılık, kalacılık...) bu toprakların önemli meslek kollarını oluşturur...

• Özellikle 1920’li yıllarda yaşanan mübadeleler sonucu, on binlerce Çingene, Anadolu topraklarına göç etmiştir. Ancak Çingeneler, göç sırasında ve sonrasında yaşadıkları anlamında, Muhacirler kadar şanslı olamamışlardır. Çünkü uzunca bir süre, Anadolu topraklarında, yasal olarak görmezden gelinmiş; görülenler ise, “üçkâğıtçı” ya da “hırsız” olarak nitelendirilmiş ve dışlanmışlardır. 1934 tarihli İskân Kanunu'nun İskân Mıntıkaları bölümünde halen Türkiye'ye muhacir olarak alınmayacaklar arasında sayılanlar, Madde 4'de “A. Türk kültürüne bağlı olmayanlar” “B. Anarşistler”, “C. Casuslar”, “Ç. Göçebe Çingeneler”, “D. Memleket Dışına Çıkarılmış Olanlar” şeklinde geçmektedir. Bu maddenin değişmesi için 1993'te (!) eski Edirne Milletvekili Erdal Kesebir, TBMM Başkanlığı'na bir değişiklik önerisinde bulunur; ama öneri, dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından reddedilir... 

• “Polisin Disiplinine, Merasim ve Topluluklardaki Rolüne ve Polis Karakolları Teşkilatı ile Vazifelerine Dair Talimatname”nin 134. maddesindeki, “Gerekli Tedbirlerin Alınması Gereken Şahıslar” bölümünün 5. bendinde “esaslı bir mesleği olmayan Çingeneler” ibaresi halen geçerliliğini korumaktadır. Yakın geçmişte (beş yıl önce), İçişleri Bakanlığı’nın ilgili nüfus müdürlüklerine gönderdiği, 2002-782-700/13848 sayılı genelgesinde, yurttaşlık başvurusunda bulunanlar hakkında temel alınacak ölçütler arasında yer alan 12.maddede “...dilencilik ve Çingenelikle ilişkilerinin bulunup bulunmadığına...” ilişkin araştırma yapılması istenmiştir!..

• 1995 yılında basılan Milli Eğitim Bakanlığına ait örnekleriyle Türkçe Sözlük ve “Türk Dil Kurumu”na ait sözlükte “Çingenece, Çingenelik, Çingeneleşmek” sözcükleri, “cimri, hasis, açgözlü, arsız, yüzsüz, hayâsız, çığırtkan, alçak” gibi sıfatlarla vasıflandırılmış ve tepkiler üzerine değiştirilmiştir. Türk Ansiklopedisinin 54. ve 55. sayfalarında “Çingenelerin yaşamları, sosyal ve kültürel seviyeleri düşüktür. Yetmiş iki buçuk millet olarak bilinirler. Pis insanlardır. Çocuk ve hayvan çalıp satarlar, gizli fuhuş yaparlar” denilmiş ve bu ifade de, yine tepkiler üzerine değiştirilmiştir!..

• Türkiye'de Romanların nüfusu, resmi makamlara göre 500 bin, resmi olmayan makamlara göre ise yaklaşık 2 milyon civarındadır. Bu grubun yüzde 95'i yerleşik yaşama geçmiş durumdadır. Çoğunun, geçimlerini müzisyenlik yaparak, çiçek satarak, sepetçilik, kalaycılık, demircilik veya hurda eşya toplayarak sağladığı bilinir. Toplumun yoksul kesimini oluştururlar.

• Türkiye'de genel olarak "Çingene" sözcüğü kullanılır. Çingeneler, Batı Anadolu ve Trakya'da "Roman"; Van ile Ardahan arasındaki bölgede "Mutrip"; Orta Anadolu'da "Elekçi"; Erzurum ve civarında "Poşa"; Adana'da "Cano" olarak adlandırılırlar...

• Türkiye’de özellikle Batı’da yaşayan Romanların üzerinde, önemli bir Balkan etkisinin olduğu bilinen bir gerçekliktir. Bu etki anlamında, Üsküp, Selanik, Sofya ve İstanbul önemli birer kültür merkezi olarak karşımıza çıkar. Bu durumun etkilerini müzik alanında da görmek mümkündür. Bu projede ele alınan bölge, sadece “coğrafi” bir bölge değil; ayrıca “kültürel” bir bölgedir; çünkü Çingenelerin müzikal etkinliklerinde etkili olan pek çok kültürel unsur bu bölgede devreye girmektedir. Çingeneler, kendi kültürleriyle birlikte, yörenin diğer kültürlerine de eklemlenmekte ve bu kültürlerin taşıyıcılığını yapmaktadırlar. Bu yöre, Çingeneler arasındaki müzikal birliğin ve ortak repertuvarın merkezi olması itibarıyla kritik bir özelliğe sahip olduğu kadar; Doğu’ya özgü olan ile Batı’ya özgü olanı bünyesinde inanılmaz bir ahenkle hemhâl eden zengin bir köprü niteliğine de sahiptir...


***

• Bu coğrafyanın şarkı ve danslarına kaval, klarnet, zurna, gayda, tambura, keman, gadulka, akordeon, davul, darbuka, trampet, dayre, def, zilli maşa gibi enstrümanlar eşlik eder; aynı zamanda çoban kavalının yanı sıra, bir çeşit "küçük çifte kaval" diyebileceğimiz duvoyanka da çalınır. Son dönem, prinç nefesli çalgılar diyebileceğiz brass orkestralarının enstrümanları da (tuba, trompet, trombon, komo, saksafon gibi...) bu köklü çalgı ailesi arasındaki yerini almıştır

• Şarkı ve dans ritimleri açısından dünyanın en büyük çeşitliliğini gösteren bir bölgedir Balkanlar. Dans türlerine kabaca bakacak olursak 5/8'lik payduşka, 4/4’lük marşeska, 7/8'lik raçenitsa, heleno, 9/16'lık dayçovo horo, 11/8'lik gankino horo, 13/8'lik krivo horo, 15/8'lik buçimiş ve 2/4'lük pravo horo en yaygın danslar arasındadır...

• 9 süreli Çingene ritimlerinin en yaygını, "tulum" ritmidir. "gordel", "pancar" ve "ağır Roman" olarak adlandırılan diğer ritimler de 9 süreli ritimlerdendir. Daha çok Marmara bölgesi ile Ege'nin kuzey kesimlerinde yaygın olarak kullanılan bu usûldeki "ağır" sözcüğü, yalnızca tempo bakımından diğerlerinden düşük çalınacağı anlamına gelmez; aynı zamanda iç ritim örgüsü bakımından da farklılıklar gösterir. "Karşılama"ların usûl yapısı, Roman ritimleriyle aynı karakteri taşır. Özellikle Edirne, Kırklareli, Tekirdağ bölgelerinin meşhuru olan karşılama havalarında, Çingene müziğinin ritmik karakterleri kullanılmaktadır. " Çiftetelli"  ise Çingeneler arasındaki özel repertuvarın en önemli şarkılarından kabul edilir. Çiftetellinin, Çingeneler tarafından icra edilen pek çok farklı türünün bulunması, bu kültür içindeki önemine işaret eder. İstanbul Çingeneleri, 2 ya da 4 süreli düz ritmik vuruşlar şeklinde karşımıza çıkan ritimlere " karaçi" adını da vermektedirler...

• Geleneksel renk enstrümanlarının elektrik gitar, bas gitar ve davul gibi enstrümanlarla bir arada kullanıldığı yapılarda, pentatonik dizilere yaslanan jazz yürüyüşlerinin yanı sıra, rock, funk ve ska gibi formlarla da sıklıkla karşılaşılabilir. Bu müziklerde, dışa dönük ve teatral bir ifadenin hâkim olması da bu tür buluşmaların önünü açmaktadır...

• Armonizasyona çok elverişli olan Balkan müziklerinde, özellikle majör-minör tonalitesine dayanan ezgilerde klasik müzik formlarına ve zaman zaman da jazz formlarına dayalı armonik yürüyüşlere rastlanabilir. Gitar ailesi (elektrik, akustik, bas...), piyano, kontrbas gibi enstrümanlar, gerek armonik gerekse melodik (özellikle de unison yapılarda) kullanım açısından işlevsel olabilir. Bu tür yapılara davul setinin de eklenmesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur...

• Üsküp'e yaklaştıkça tonal ya da modal duyuşlar ve dört dörtlük ritimler; İstanbul'a yaklaştıkça makamsal (özellikle de hicaz, kürdi, nihavent ve saba) duyuşlar ve dokuz sekizlik gibi aksak ritimler artar. Ritimlerde Arap ve Mısır etkisi de yine İstanbul'a yaklaştıkça daha sık görülür...  

• Balkanlar'ın geleneksel müziklerinde çokseslilik yaygındır; en basitinden bir çalgı dem tutarken, ikinci çalgı asıl melodiyi seslendirir... Eşliklerde üç'lü aralık kullanımı çok yaygındır. Özellikle Bulgar ezgilerinde minör ya da majör iki'li aralıkların üst üste tınlatılması sıklıkla görülen bir durumdur ve değişik bir armonik duyuş yaratır. Vokallerde de dem vokal ve melodik vokal tekniği sıklıkla kullanılır. Bu, toplumsal şartların yüzyıllardan beri Slav kültürü içinde oluşturduğu, olmazsa olmaz, geleneksel bir görünümdür...

• Balkanlar’ın kırsal yapısında, özellikle Slav kültüründe kadınların şarkı söyleme geleneği daha baskındır. Genellikle erkekler enstrüman çalar; kadınlarsa şarkı söyler. Sırplarda da Makedonlarda da Bulgarlarda da böyle bir görünümle karşılaşılır. Buna karşın, en az üç sesli şarkı söyleme geleneği olan Arnavutluk geleneğinde, Müslümanlığın da etkisiyle erkek şarkıcıların daha baskın olduğu görülür. Geleneksel müzikte, kadın ve erkeklerin birlikte şarkı söylemesine pek rastlanmaz...

• Balkan müzikleri, Balkan ve Trakya halklarının müziklerinin yanı sıra, daha küçük etnik grupların da renkliliklerini kattıkları büyük bir oluşumdur. Dikkat edilirse, yeryüzünün ürettiği müzik birikimlerinin içinde kendini hemen belli eden, hem melodilerinin hem de icra/yorum biçimlerinin çok net karakteristikleri olan bir müzik geleneğidir Balkan müziği. Bu özel oluşumun temelinde, geçmişi Hıristiyanlık öncesi döneme denk gelen Slav geleneğiyle, Bizans ve Osmanlı’dan gelen Anadolu renklerinin özgün bir bileşimini buluruz...

• Bulundukları toplulukların dil, din ve geleneğine kolaylıkla uyum sağlayan Çingenelerin müziklerindeki en önemli özellik de, yaşadıkları bölgenin karakterine hemen uyum sağlayabilmeleri, oranın müziği ile kendi müzikal anlayışlarını kaynaştırabilmeleridir. Dolayısıyla, Balkan müziği diye görece homojen bir kavramdan söz ediyorsak, bu “kısmi standartlaşma”yı büyük ölçüde Çingenelere borçlu olduğumuz önemli bir gerçekliktir. Çingenelerin oluşturduğu ve yalnızca Roman müziği değil, pek çok halkın müziğini icra eden nefesli çalgı grupları, Balkan müziğinin Batı tarafından da ilgiyle takip edilen yönünü oluşturmaktadır. Özümsenmiş bir müzik kültürüne sahip olan Balkan halkları, son yüzelli yıl içinde yaygınlaşan klarinet, akordeon, keman, kontrbas, gitar, mandolin ya da brass enstrümanlar... gibi yeni çalgıları kısa zamanda geleneklerine adapte etmişlerdir. Bunda da yine Çingenelerin büyük payı vardır...

• Vokal tekniklerinde, kafa tınlatıcılarından ziyade, daha çok üst tınlatıcılar, yani göğüs ve burun tınlatıcıları tercih edilmektedir. Şan açısından; çarpmalar, vibratolar, işlemeler, çığlıklar sıklıkla rastlanan süslemeler arasında yer alır. Balkan-Trakya müziğinde, melodiye çok sayıda süsleyici nağme de eşlik eder ve bu süslemeler "şan"a zarafet katar. Şarkı cümlesinin hızına ve karakterine bağlı olarak, melodinin seyri içinde triller yapmak da yine önemli bir özelliktir. Daha çok bu coğrafyaya özgü Çingene şarkılarının icraları sırasında gerçekleştirilen nidalar, anlamlı ya da anlamsız çeşitli ünlemeler, buraya özgü vokal geleneğinin önemli unsurlarındandır. Bu ünlemeler; çalgıcılardan birini motive etmek, bir şarkıya girişi belirlemek, oynayan grubu coşturmak ve müziğin akışına göre yönlendirmek için yapılabilir. Ritmik ünlemeler ya da terennümler iki şekilde uygulanabilmektedir: Birincisi; mısra başında, sonunda ya da ortasındaki bir sözü ya da söz grubunu ritmik ünleme şeklinde vurgulamak. İkincisi; şarkının belli bir bölümünde, ritme bağlı kalarak sözlere, "Aman", "Dey dey dey", "Ta lâ ley le ley", "Oppa", "Ayde", "Aman" "Başal", "Sa sa sa" … gibi ifadelerle ritmik olarak eşlik etmek...

• Balkanlarda konuşulan ve özünde son derece farklı olan diller, söz dizimi ve sözcük dağarcığı bakımından pek çok ortaklığa da sahiptir. Slav dillerinden olan Makedonca, Sırpça, Bulgarca; Hint-Avrupa dil ailesinden olan Rumca, Arnavutça, Romanca; Ural-Altay dil ailesinden olan Türkçe ve Latin dillerinden kabul edilen Ulahça bu coğrafyada konuşulan diller arasındadır. Giderek yok olmaya başlayan Çingene dili, tüm Balkan ve Türkiye Çingeneleri tarafından bilinip konuşulan arı bir dil niteliği taşımamaktadır. Çingenelerin kendi aralarında da farklılıklar göstermekte ve yerel dillerle iç içe geçmiş bir yapı arz etmektedir...

• Trakyalı Çingene müzisyenlere has, bazı karakteristik icra biçimlerine dair:

• Çingene müzisyen, şarkı bütünü içinde sayısız süslemeli melodiyi, dinamik bir icrayı korumak adına, peş peşe çalar. Söz aralarında hiç boşluk bırakmayarak, kontrşanlarla süslemek de Çingene müzisyenin karakteristiğidir.

• Kanun: Şarkı boyunca, sürekli tremololarla -kesintisiz çalım- ve şan altında kısa grupettolarla -süsleme ezgisi olarak yer alan minik nota grupları- ezgiyi süsler. Pesten tize doğru, tüm telleri mızrapla tarayarak, “eşik ile tel bağlantıları” arasındaki dar bölgede atraksiyonlar yapar.

• Ud ve cümbüş: Cümbüş, asıl melodinin ritmik kalıplarını, tüm telleri tarayarak, adeta bir ritim saz gibi çalınır. Aslında cümbüş de söz aralarında kanun’un yaptığı süslemeleri yapar; ama, genelde enstrümanlar aynı süslemeleri yapınca, arada kaybolur. (Bu türden ara doldurma işlemi, Arap müziğinde de çokça vardır.)

• Darbuka: Temel ezgi akışını bozmadan, bol süslemeli vurgularla eşliğini gerçekleştirir. Şarkılarda, giriş ezgilerinde ve aralarda öne çıktığı gibi, sadece darbukaya bırakılan bölümler de sıkça görülür.

• Keman ve Klarnet: Ezgi akışında belirleyici rolleri vardır ve Çingene icra tarzının iki temel çalgısıdır. Ezginin girişinde çalınan icra bütünü sürekli tekrar edildiğinde monoton bir etki yaratacağı için, bazen keman -ama çoğunlukla klarnet-, serbest gezintiler yaparak, aradaki tekdüzeliği yok eder. Klarnet, boşluk bulduğu her yerde süslü ezgi parçacıkları çalar ve adeta şan ile yarışıyor izlenimi verir...

• İvo Papasov, Vassilis Saleas, Koçani Orkestrası, Karandila Orkestrası, Ibro Lolov, Yuri Yunakov Ensemble, Esma Redzepova, Goran Bregovic, Mostar Sevdah Reunion, Taraf de Haidouks, Gogol Bordello, Balkan Beat Box, Boban Markovic, Ferus Mustafov, Şaban Bayramoviç, Yuzahcku Nechu, Kadir Ürün, Deli Selim, Laço Tayfa, Sarıköylü Tevfik Çekiç, Rüstem Avcı, Arif Şentürk, Selim Sesler, Hüsnü Şenlendirici, Serkan Çağrı gibi isimleri, Balkan ve Çingene müzikleri alanında çalışma yapan ve bizleri de etkileyen öncü isimler arasında sayabiliriz...


***

• Konserde, " kabare " formuna yaslanan bazı denemelerle, alternatif bir sahnelemenin koşulları da yaratılmaya çalışılıyor. Kabare, güncel sorunları ince bir alayla, iğneleyici, yerici, taşlayıcı bir tutumla ele alıp toplum eleştirisine yönelen bir tiyatro türüdür. Özellikle siyasal ve toplumsal konulara yoğunlaşan kabarede, ezgilere, danslara, hatta saydam gösterileri ve kısa filmlere de yer verilir. Kabare, güldürücü ve eğlendirici olmasına rağmen, temelde ciddi-politik tiyatro türleri arasında kabul edilir. Gayda İstanbul konserinde de, bu formla paslaşan bir yol izlenir. Örneğin, yaşanan zorunlu göçler; fakirlik; vatandaşlığa kabul edilmeme durumları; gerçekte zor koşullar altında yaşayan Çingenelerin sadece mizahi yanlarının öne çıkarılması ve belli bir "gırgıriye" formatı çerçevesinde, sadece "eğlencilik" unsurlar olarak görülmeleri, vs.. eleştiri konusu yapılır ve kabare formunun sunduğu teatral olanakların bu doğrultuda devreye sokulması, müzikal üslubu belirler...  


***
 
 DİPNOTLAR:
* Projenin şekillenme sürecini özetleyen bu notların konmasındaki hedef, halen devam etmekte olan proje çalışmalarında bugüne kadar elde edilen bilgi ve izlenimlerin, genel hatlarıyla paylaşılmasıdır. Bu sitenin ziyaretçilerinden ya da projeyle çeşitli düzeylerde ilişkilenen izleyicilerden gelecek görüşlerle, bu notların geliştirilebileceği düşünülmektedir.
** Gayda (Gaida ya da Gajda) kamıştan yapılmış, çift düdük ve tulumdan oluşan, tiz sesli, nefesli kadim bir enstrüman olup günümüzde, yaygın kullanımını yitirmiştir. Trakya, Bulgar ve Makedon halklarının geleneksel çalgısıdır. Bu çalgının icracıları, genelde Balkan coğrafyasının yerli halkları olmuştur. Buna karşın, göçebe Çingene müzisyenler tarafından da gayda'nın sesi ya da gayda repertuvarı taklit edilerek yeni bir form ve üslûp yaratılmış ve ortaya çıkan ezgi türüne ve ritim kalıbına da “Gayda havası” denmiştir. Bunun yanı sıra gayda, müzik ile ilgili bir terim olan ve “şarkı, türkü, nağme, ezgi” anlamına gelen “kayde”nin farklı bir söyleyişi olarak da karşımıza çıkmaktadır.